24 saat içinde dört kadın erkekler tarafından öldürüldü. Gelinen durum bu: kadınların öldürülme sıklığı, saatle ölçülebilir hale geldi.

İstanbul’da Kemal Ayyıldız (Delbe olan soyadını değiştirmiş), Aylin Sözer’i, Malatya’da Mehmet Taş, Selda Taş’ı, Antep’te Uğur Dönmez Vesile Dönmez’i,  İzmir’de Berk Ay, Betül Tuğluk’u öldürdü. Aynı gün Fransa'da da Savaş Özyanık, Yasemin Çetindağ’ı öldürdü. Yasemin de, aynı zihniyetin sınır ötesindeki devamı nedeniyle katledildi. Türkiye’nin sınır içine hakim reflekslerinin bir kurbanı da  Yasemin oldu. Tam 5 kadın, birkaç saat arayla katledildi. Bu da bilebildiğimiz kadarı. İntiharları, şüpheli ölümleri, yeterli soruşturma yapılmadan örtbas edilenleri bilmiyoruz.

Çünkü  katlanarak artan cins kırımının gerçek rakamları kamuoyundan gizleniyor. Adalet Bakanlığı verileri, 2002’den 2009’a kadar yüzde 1400’lük artış olduğunu ortaya koyduktan sonra veri paylaşmaya son verdi.Daha sonra bazı kurumlarca açıklanan veriler ise sivil toplum kuruluşlarının, bazı medya kurumlarının sınırlı ulaşım olanaklarıyla derlediği sayılarla bile çelişiyordu.

İktidarın kadına yönelik şiddetle mücadeledeki ikiyüzlülüğünün ilk adımıydı sanırım. Ardından sıklıkla medyaya düşen hacı-hoca takımının açıklamaları gelmeye başladı. Bir yetkilinin ağzından dökülse infial yaratacak sözler kamuoyuna boca edildi. Ve bunların bir teki hakkında bile dava açılmadı.

Çeşitli dinci kanallarda “Kadının kocasına ismiyle hitap etmesi terbiyesizliktir”, “Kadın sesini erkeklerin duyacağı şekilde yükseltmez”, “Kızını üniversiteye gönderen baba cehennemliktir”, “Kadının ayakkabisinin sesi bile duylmamalı”, “Zina yapan kadın öldürülür”, “Eşitlik diye bir şey yoktur. Kadın erkeğe itaat eder” diyerek suç işleyen, kadına şiddeti teşvik eden bu Ortaçağ karanlığı tüm topluma dayatılmaya çalışılıyor.

Toplumun bir kesimini, diğer kesimine karşı kışkırtıyor, katliam çağrısı yapıyorlar ama güçlü kudretli zihniyet ortaklarının sağladığı dokunulmazlıkları nedeniyle aramızda yaşıyorlar. Ve her biri bir tarikatı temsil ediyor.

İçişleri Bakanı Soylu’nun “derneklere el koyma” yasası sonrası paniğe kapılan tarikat ve cemaatlere “dokunulmazlık” sözü verdiği “sivil toplum”dan söz ediyoruz.

Gelinen noktaya bakın: Kadına yönelik şiddetle mücadele eden, kadın erkek eşitliği için, insan hakları için savaşan demokratik kurumlar, kadın dernekleri, çevre örgütleri en tepedeki şahıs tarafından kriminalleştirilirken, radikal İslamcılara alan açılıyor. 

Zaten “Her kadın cinayeti bizim kadına yönelik şiddetteki kadın cinayeti değildir” diyerek bakanlığının adının hakkını veren bir “Aile” bakanını varsa, “Kız mı kadın mı belli değil”  sözleriyle bir kadını kendi ahlak anlayışına göre aşağılamaya çalışan, “kadın erkek eşit değildir” sözleriyle tarikat şeyhlerine destek veren bir ‘Reis’ varsa, kadınları hedef alarak “Hiçbir meslek anne olmaktan önemli değildir” sözleriyle hizmet içi eğitim veren bir Diyanet İşleri Başkanı varsa, kadroları katledilen bir kadının arkasından “Hikâye aynı, özgürlük düşkünü bir kadın ve gayrimeşru yaşantı” diyebilenlerle doldurulmuş bir iktidar varsa kadına yönelik şiddet, elbette cins kırımına dönüşür.

Kamuoyunun duymaya alıştırıldığı, ısıtıldığı varsayılmış olacak ki, marjinal sanılan radikal dincilerin ardından yetkili makamlardan erkek şiddetinin temelini, felsefesini oluşturan agresif demeçler gelmeye başladı. Bakıyoruz ki, marjinal bir kesimin zihniyetini temsil eden AKİT paçavrası İktidarın politikasına yön verir olmuş.    

Akit ve türevlerinin başlattığı İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi, 6284 Sayılı yasanın kaldırılması kampanyası AKPMHP bloku eliyle Meclis’e kadar geldi. Kadınların mücadelesiyle şimdilik geri adım atmış olsalar da, sivil toplumu susturmayı başarırlarsa yeniden ele alacaklarına hiç şüphe yok.

Kaldı ki, tarikatların paylaştığı kadrolarla fiilen 6284’ü uygulamamakta direnen emniyet ve yargı örnekleriyle dolu, kadına yönelik şiddet vakaları.

Cins kırımına son vermenin ilk ve tek yolu önce 6284’ü etkin şekilde uygulamak ve İstanbul Sözleşmesi’nin imzacı devletlere yüklediği bütün yükümlülükleri madde madde yerine getirmek.

İktidardaki zihniyete,  doldurduğu kadrolara, yaygınlaştırdığı İslamcı eğitime bakınca, İstanbul Sözleşmesi’nin  hedef alınması çok anlaşılır.

O nedenle Las Tesis tüm dünyada kadınların ortak dili oldu.  Kadınlar Las Tesis’le "Tecavüzcü sensin, öldüren sensin, polisler, hakimler, devlet ve başkan" derken, kişileri değil erkek egemen sistemi ve üstüne Türkiye’deki kadınlara dozu giderek artan İslamcı düzen dayatmasını hedef alıyorlardı.

Saldırganlara eksik soruşturulduğu için, duruşmadaki iyi hali için, “bekareti bozmadan tecavüz ettiği için”, erkekliği aşağılandığı için, namusuna helal geldiği için indirim verilmese, var olan yasalar hak ettiği cezayı verecek kadar ağır aslında. Yeni ceza yasalarına ihtiyaç yok.  

İhtiyaç olan tek şey; İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırmak isteyen, kadınları eve hapsetmek isteyen, kadını erkeğin kölesi olarak görmek isteyen, kız çocuklarını istismarı meşru ve yasal hale getirmek isteyen zihniyetin “ağırlaştırılmış müebbet hapse” mahkum edilerek, ait olduğu o karanlıktan bir daha gün yüzüne çıkamaması.

Yeni yılda kadın ve çocuklar adına, insanlık adına tek dileğim bunun gerçekleştiğine tanık olmak.