Necmettin Erbakan’ın anma törenine katılan siyasi parti liderlerinin konuşmalarına bakılırsa, bizim hafızamızdakilerle siyasilerin hafızaları arasında derin bir uçurum var.

Tam da 28 Şubat’ın yıldönümüne gelen toplantı, Ankara ile halklar arasındaki yarılmanın sadece iktidar partisine ait olmadığını gösteriyor.

Bugün içinde bulunduğumuz rejimin niteliği ile kıyaslarsak “28 Şubat” gerçekten “post modern” kalıyor.

Mesela dönemin en ‘büyük’ mağduru Erdoğan, anlata anlata bitiremediği üç aylık cezaevi deneyimini 28 Şubat mesajında da hatırlatarak “Okuduğum bir şiir sebebiyle hukuksuz bir şekilde hapse atıldım ve siyasi hayatım bitirilmek istendi. Her türlü engellemelere rağmen şan ve şerefle aziz milletime hizmet ediyorum. Darbe bir insanlık suçudur. 28 Şubat'ı yaşadım, 28 Şubat'ın farkındayım" demiş.

Hatırlatmak gereksiz ama yine de kaydedelim:

Şimdi seçilmiş belediye başkanları yalancı tanıklarla cezaevine tıkılıp, mahkeme kararlarına rağmen bırakılmıyor. Üstüne siyasi hayatları bir kaç yıl değil, ömür boyu bitirilmek üzere hazırlık yapılıyor.

Henüz yerlerine kayyum atanmamış,halkın seçtiği belediye başkanlarına her tür engelleme yapılıyor.

Hatta siyasiler bırakın şiir okumayı, sadece sustukları için -evet sustukları için- yargılanıyor. Ya da “sevgili Demirtaş” dedikleri için.

28 Şubat, dindar kesimlerin hukuksuz ve şuursuz biçimde baskı altına alındığı, özellikle başörtülü kadınların eğitim hayatına el konulduğu zorbalık dönemiydi.

Ama en ağır zulmü yine Kürt halkı ve Kürt halkının yanında olan, zorba rejime itiraz eden gazeteciler, aydınlar ve hak savunucuları gördü.

Erdoğan cezaevinde lüks döşeli ‘hücresinde’ bugün lanetlediği AB ve uluslararası hak örgütlerinin temsilcilerini ağırlayıp, cezaevinden mağdur ve siyasi kahraman olarak çıkmaya hazırlanırken, Gazeteciler Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand PKK’ye yardım etmekten linç ediliyordu. İHD Genel Başkanı Akın Birdal ise suikasta uğruyor ve ölümü teğet geçiyordu.

Yine de binlerce çocuğunu faili meçhule kurban veren ne Kürtler, ne Kürt siyasetçiler, ne hak savunucuları bir türlü İslamcılar kadar mağdur olamadı ülkede.

1996’da Susurluk Skandalı patladığında Erbakan başbakandı. Ortaya dökülen mafya-devlet ilişkileri sorgulanırken Erbakan’ın tepkisi “faso fiso” demekten ibaretti.

Ortaya çıkan kirli ilişkilerin kapatılmaya çalışılması üzerine Yurttaş Girişimi platformu tarafından başlatılan “Aydınlık için bir dakika karanlık” eyleminin toplumsal destek görmesi üzerine dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, İslamcı zihniyetin en çirkin kodlarıyla  “mum söndü oynuyorlar” demişti.  Ötesi de var.

Bugünkü rejimin temel taşlarını oluşturan zihniyetin Erdoğan’da gördüğümüz yansıması, çok daha önce  dönemin Refah Partili Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin dilinden dökülmüştü:

Ey Müslümanlar sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, nefreti ve bu inancı eksik etmeyin. Bu bizim boynumuzun borcudur."

Halen Cumhurbaşkanlığı Yerel Yönetim Politikaları Kurulu Başkanlığı görevini yürüten Karatepe, iktidarın muhalif belediyelere yönelik politikalarına bütün ‘birikimini’ koyuyordur herhalde.

Benzerlikler sadece AKP’nin kurduğu bugünkü rejimle, 90’lı yılları arasında değil. AKP’nin iktidara geliş sürecindeki koşullar ile bugün ortaya çıkan koşullar da çok benzer.

Baskıdan ve hemen ardından gelen ekonomik krizden bunalan halkın 2002 seçimlerinde, o güne dek iktidara gelmiş bütün partileri baraj altına bırakarak cezalandırması sandıkta ifadesini bulan tepkinin sonucuydu.

“3 Y (Yasaklar, Yoksulluk, Yolsuzluk)” ile mücadele sözü vererek halkın özlemini iyi okuyan AKP birinci parti oldu.  

Tabii ki başarının sırrı, sadece bu değildi. Erdoğan, henüz AKP Genel Başkanı iken ABD Başkanı tarafından, başbakan protokolü uygulanarak kabul edilmiş ilk kişiydi.

Küresel sermayenin Türkiye için biçtiği yeni rol; ılımlı İslami rejim yönetiminde Müslüman dünyasına örnek oluşturarak, yeni pazarlar yaratılmasına öncülük edecek neo-liberal ekonomik politikaları hayata geçirmesiydi. Erbakan hükümetini düşüren 28 Şubat  Erdoğan’a ilk  “Allah’ın lütfu”nu bağışlamıştı.

Bugünkü rejimle 28 Şubat sürecini birbirinden ayıran iki fark var: Biri Susurluk’ta devletin kapatmaya çalıştığı hukuk dışı oluşumların artık meşruiyet  kazanması, diğeri de başörtülülerin kamusal alanda yerini alması. 

Sahiplerinin “bin yıl sürecek” dediği 28 Şubat geçti de zorbalık dönemi hiç geçmiyor bu ülkede.