Bugünlerde aklıma sık sık Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde “alışırsınız alışırsınız” sözlerine tepki olarak “Alışamadım” yazılı telgraf çeken Teğmen Murat Baba geliyor. Cumhurbaşkanına hakaretten beraat etse de ordudan atılmıştı.

Turgut Özal ile Recep Tayyip Erdoğan arasındaki en önemli fark, “alışırsınız”  çıkışına rağmen, Özal’ın alıştırmayı bilmemesiydi galiba. Erdoğan ve şürekası ise hakkını vermek gerekir;  kurbağa metaforunu iyi uyguladı. En azından yakın zamana kadar başarılıydı.

Yoksa şu birkaç günde olup bitenlere verilen tepkinin sınırı siyasi polemikten ibaret kalamazdı.

Bir ana muhalefet partisi genel başkanının, bir mafya lideri tarafından tehdit edilmesi, asgari ölçekte demokrasinin ve yasaların hüküm sürdüğü her ülkede tarihe geçecek skandal demektir. Emniyeti, MİT’i ayağa kaldırmasını, kamu görevlilerini de içine alacak geniş soruşturmaların açılmasını gerektirir. Söz konusu çete reisi ve bütün destekçileri acilen gözaltına alınarak sorgulanır. Tehdit edilen siyasi figürün güvenliği için devlet bütün olanaklarını kullanır.

Hele ki hükümet ortağı ve devlet bürokrasisinde önemli kadrolar oluşturmuş bir partinin genel başkanı bir silahlı çete reisine “dava arkadaşım” diyebiliyorsa, bizzat o parti başkanıyla birlikte hükümet görevlilerinin de soruşturmaya dahil edilmesi beklenir.

Tabii ki aynı prosedür, ve tabii ki asgari demokrasi koşullarında ülkenin en büyük ilinin belediye başkanının tehdit edilmesi durumunda da geçerlidir.

Hukuk diliyle “yakın ve ciddi bir tehlike”den söz ediyoruz. Çünkü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu tehdit eden, MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin “dava arkadaşı” Çakıcı’nın sabıka kaydını sayfalar almaz.

Hadi Kılıçdaroğlu’nu geçtik, kendi yazarlarına da mı inanmıyorlar? Açıkça Kılıçdaroğlu’nun öldürüleceğini yazıp, şimdiden sorumluları ilan etti, biri. Daha ötesi suikast sonrası yapılacak manipülasyonun zeminini bile anlattı. Artık boşluğuna mı denk geldi, gaza mı geldi de fazladan istihbarat verdi bilmem. 

Ama ezelden beri devletin bir kesimince korunup kollanmış, hatta bir dönemin MİT şefi tarafından “yanaklarından öpülecek” kadar yakın tutulmuş oluşu, söz konusu tehlikenin büyüklüğü açısından da fikir verici herhalde.     

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu tehdit eden İslamcı terör örgütü IŞİD’i ise anlatmaya gerek yok. 

Her nedense, genellikle seçim atmosferinde ve hükümet oylarının düştüğü dönemlerde faaliyete geçer. Hep de iktidarın hedefe koyduğu partilere, o parti seçmenlerine ve muhalif kesimlere yönelen bombalı katliamlar gerçekleştirir.

HDP ve CHP milletvekillerince defalarca Meclis kürsüsünden örgütlü olduğu il, ilçe, mahalle, konut tek tek kayda geçirilmiş olan IŞİD’in de herhalde “ciddi ve yakın” tehlike olduğuna şüphe yok.

Kılıçdaroğlu’nun ailece dinlendiklerini ve izlendiklerini kamuoyuna açıklaması da CHP’li siyasilere yönelen tehditlerden az önemde olmadığı gibi birbiriyle bağlantısız olduğu da söylenemez.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, hükümetinin yakın tarihini unutmuş olacak ki; "Tamamen gündemi değiştirme çabasıyla yaptığı iftira. Devletin, güvenlik güçlerimizin ve özellikle başarılı operasyonlara imza atan istihbarat birimlerimizin güvenini zedelemeye ve itibarını sarsmaya yönelik bu hayal ürünü açıklamaları kınıyor, kendisini gerçek dışı iddiaları ile ilgili Cumhuriyet Başsavcılıklarına suç duyurusunda bulunmaya davet ediyoruz" çıkışını yaptı.  Oysa sahte isimle ve “terör” şüphesiyle aylarca dinlenenler arasında kimler yoktu ki… Erbakan, Dink davası hakimi, eski YÖK Başkanı Yekta Saraç, bazı MHP’liler, generaller, gazeteciler, yazarlar ilk akla gelenler.    

O halde niye yetkili ve sorumlulardan akmedya ve tetikçilerine hep bir ağızdan “gündem değiştirme”, “çakma suikast” söylemine sarılıyorlar diye sormak, olup biteni anlamak için başlangıç olabilir.

Ekonomik kriz, uluslararası sularda sıkışma, pandemi yönetiminde çuvallama, aşıları bile organize edememe gibi nedenlerle gündem değiştirmeye şiddetle ihtiyaç duyan iktidarken, muhalefetin niye işine gelsin Çakıcı gibi bir figürle gündem oluşturmak!? Eğer öyleyse  hükümet ve medyası niye sabah akşam aynı gündemi ısıtmaya devam ediyor?  

Ya da CHP ve Kılıçdaroğlu’nu yetersiz bulan, siyaseten eleştirenler yokluğunun iktidara ne kazandıracağını sorguluyor olabilir.

Bu sorulara yanıt bulmak için yapılacak her zihin egzersizi maalesef bu ülkenin tarihinden ve mümkünlerin çokluğundan bağımsız olamayınca, kötü ve daha kötüden başkası kalmıyor elde.

“Askeri vesayet”in sona erdiği masalını epey önce tükettiğimiz gibi yeni vesayet türleri de eklendi.

Birlikte düşünürsek; ana muhalefet liderine yapılacak bir suikastın yaratacağı kaos hatta çatışma zemini, pusudaki ‘çekirdek devlete” iktidarın tümünü ele geçirme fırsatı verebilir mi?      

Bütün kamuoyu anketlerinde baraj altında kalacağı öngörülen MHP’nin ve elbette temsil ettiği devlet kesimlerinin çıkış çaresini sandık dışında aramayacağının garantisi var mı?

Çok dillendirilen vesayetler arası kapışma olasılığı da göz önüne alındığında, önemli bir siyasi figüre yönelik suikast, bir tarafın lehine dengeleri bozarken diğerini de siyaset dışına atma fırsatı yaratamaz mı?

Zihin egzersizine devam edersek; çıkacak kaos ülke güçleriyle sınırlı kalamayacağından hiç tahmin edilemeyecek (ya da edilebilecek) sonuçlara yol açar mı?    

Yok, ‘Ekrem İmamoğlu da Kılıçdaroğlu da öldürülse kimsenin sesi çıkmaz, en fazla kaos bahanesiyle seçim falan ilelebet rafa kalkar, açık faşizme geçeriz’ diyecek olanlara da sözüm yok. Artık “olmaz olamaz” diyeceğimiz bir şey kalmadığından itiraz edemem.

Bütün soruların yanıtını belirleyecek olan toplumsal ve siyasal muhalefet çünkü.