Geçen hafta Meclis’teki bütçe görüşmeleri heyecanlı tartışmalarla geçti, değişik bir bütçe görüşmeleri seansıydı.

Bakan var ama atanmış ‘bütçeden sorumlu genel sekreter” gibi, başbakan yok, atanmış cumhurbaşkanı danışmanları gibi çeşitli ünvanda Saray memurları muhalefete laf yetiştirmeye çalıştı.

Ne yapsınlar, hazırlamadıkları, üstünde söz hakkı ve yetkilerinin olmadığı hatta içeriğini bildikleri şüpheli bir “bütçe taslağını” hamasetle geçiştirmeye çalıştılar.

Muhalefet de bu amorf yönetim biçimini, sonsuz yetkili başkana dayalı yapıyı teşhir eden hali öne çıkarmak yerine, adeta kendi kendine tartıştığı bütçeye ilişkin ‘sıkı itirazlarını’ gündem etti.

Oysa AKP ve MHP’yi iktidardan düşürmekten söz etmenin, seçim istemenin bile “darbe istiyorlar” çığırtkanlığı ile karşılanıyor olmasının asıl nedeni bu “neo-darbe” sürecini kamuoyu algısından uzak tutmak.

Bütçe görüşmeleri sırasında İYİ Parti Bursa Milletvekili Kâmil Erozan’ın “Bütçeyi ihtiyatlı kullanın, yılın ikinci yarısında biz alacağız” sözlerine, Bakan Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Ne oluyor, siz de mi Biden’dan umut bekliyorsunuz yoksa. Ülkede seçim yok. Seçim olsa da iktidarın size verilmeyeceğini biliyorsunuz” yanıtını bir muhalefet milletvekilinin söylemesi durumunda neler olacağını düşünebiliyoruz herhalde.

Haklarını verelim; niyetlerini açıkça ifade etmeleri dışında peş peşe çıkardıkları yasalarla, medya üstünde kurdukları baskıyla, yargıya talimatlarla iktidarı kolayca devretmeyeceklerini bas bas bağırıyorlar.

Şu birkaç gün içinde yapılanlara bakalım:

-Bütün bilinen siyasi davaların başsavcısı İrfan Fidan, atama usullerinin tamamının arkasından dolanılarak, jet hızıyla önce Yargıtay üyeliğine, daha koltuğuna oturup tek dosya açmadan da Anayasa Mahkemesi’ne üye yapıldı.

CHP sık sık başvurduğu Anayasa Mahkemesi’ni artık unutabilir. Hayırlı da olur. Rejim muhalefeti yaratıcı yöntemler bulmaya zorluyor çünkü. Anayasa Mahkemesi önceki dönem atanmış üç üyenin de görev süresinin dolmasıyla, AKPMHP tarafından belirleneceğinden tamamen iktidar yargıçlarından oluşacak.

En alttan en yükseğe bütün yargı makamlarının ele geçirilmesinin, rejime uygun dizayn edilmesinin, laik-demokratik cumhuriyeti koruyacak tek bir yasal makamın kalmaması demek. Kısaca var olan güdük anayasayı bile koruyacak bir anayasa mahkemesi kalmadı.

Başta istinaf mahkemeleri olmak üzere, yerelden tepeye bütün yargı organlarının tek bir siyasi odağa bağlandığı rejimde, bir tarihçi müsveddesi de Türkçe Kuran tartışması başlatıp, konuyu İstiklal Mahkemeleri’ne getirerek CHP’ye yükleniyor.

İstiklal Mahkemeleri’nin niteliğini bile aşan, AKPMHP’nin iktidarını süresiz kılmakla görevli sayısız İstikbal mahkemesi kurulduğunu bilmediğinden değil, tabii ki. Tersine kendi istikballerinin de o mahkemelere bağlı olduğunun bilincinde olduklarından.

-HDP’ye fiilen getirilen siyaset yasağı, CHP’ye doğru genişlerken sıra iktidar güdümünde olmayan sivil toplumun kontrol altına alınmasına geldi.

Şimdiye kadar rejimin inşasında atılmış en önemli, en tehlikeli adım. ‘Reis’e ve İçişleri Bakanı'na tahayyül ötesi yetki veren tasarıya göre, bir dernek üyesine ‘terör’ suçlaması yöneltilirse dernek kapatılabilecek, kayyum atanabilecek, mal varlıklarına el konabilecek.

Önümüzdeki hafta Meclis’e gelecek olan yasada savunma hakkı ve avukatlık yasası da ürpertici şekilde iğdiş ediliyor. Avukatların bilgi sahibi olduğu mali suçu yetkili makamlara bildirmesi zorunluluğu getiriliyor. Avukatlar muhbirliğe zorlanırken, itirafçı ve muhbirler gibi sık başvurulan yollarla her dernek veya vakıf ve üyeleri için “yandaş olmama cezasına” kılıf hazırlanıyor. 

-Daha kim bilir hangi tuzaklar, komplolar peşindeki iktidarın, AİHM’in Selahattin Demirtaş kararını tanımamasından doğalı yok. Ancak uygulamaması çok da kolay değil. Uluslararası kamuoyunda hukuk tanımaz bir “haydut devlet” gibi görülmeyi , hele de şu ekonomik ve siyasi sıkışmışlık içinde göze alabilir mi, bilemem.

Gidişat o ki, ister kesin ve bağlayıcı olan AİHM kararına uymak zorunda kalsın, ister uymasın, nihai hedef olan açık diktatörlük inşasından vazgeçmeyeceği açık.

-Demirtaş kararına ilişkin verdikleri şu “Batasuna” örneğine de değinmeden olmaz.

Öncelikle İspanya Anayasası'nı getirin, sonra olabilecek her şiddet olayına hep beraber karşı çıkalım sayın siyasiler.

İspanya Anayasası’ndan sadece iki madde aktarayım:

“Anayasa, İspanyol milletinin vazgeçilmez birliği, bütün İspanyolların ortak ve bölünmez vatanı temeline dayanır. Ve onu oluşturan milliyetlerin ve bölgelerin özerklik hakkını ve aralarındaki dayanışmayı tanır ve güvence altına alır.”

Söz konusu özerk bölgelerde İspanyolca resmi dil olarak belirleniyor ama diğer diller ikinci dil resmi olarak kabul ediliyor. Özerk topluluklara kendi bayrak ve flamalarını İspanyol bayrağı ile yan yana kullanma hakkı tanınıyor.

Bu bir yana, AİHM’in Batasuna kararı HDP’yi değil tersine bu örneği veren AKP ve MHP’yi daha çok ilgilendiriyor.

Söz konusu kararın gerekçeleri arasında, terör eylemlerini kınamaktan kaçınması,  ‘terörizmi’ destekleyen afişler asmaları, halkı devlete karşı kışkırtmaları gibi tespitler var.

Bu karara göre, silahlı suç örgütü liderini övmek, desteklemek, bir kesimi Kürtlere ve onun partisine karşı toplu imha etmeye çağırmak Batasuna örneğine  daha çok uymuyor mu?  Ya da Alevileri meydanlarda yuhalatmak, bir Cuma namazı sonrası meali “Müslüman olmayanlara şiddet uygulayacağız” demek olan ayet okumak, ülke aydınlarını vatan haini, karanlık cahiller, terör örgütünün maşaları diyerek hedef haline getirmek… 

Kaldı ki Batasuna kararının popüler olduğu bir önceki dönem de Refah Partisi nedeniyle gündemdeydi.

AİHM, RP’nin kapatılmasına ilişkin kararında, “Siyasal partilerin önde gelenlerinin ve üyelerinin beyan ve eylemleri bir bütün halinde ele alındığında, önerilen toplum modelinin demokrasinin temel ilkeleri ile de uyumlu olması gerekir” demiş ve eklemişti:

“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hükümlerine uygun olmayan politikaları, makul ve öngörülebilir sivil barışa ve ülkenin demokratik rejimine zarar verebilecek adımları uyguladığı için RP’nin kapatılma kararını aykırı bulmaz...”

Sivil barışa ve demokrasinin temel ilkelerine…”

Bu cümle iyi okunmalı. AİHM kararı bize, bugün o gerekçelerin bin katı geçerli olmasına rağmen dillendirmekten bile uzaklaşacak kadar farkındalığımızın köreldiğini, geriye düştüğümüzü gösteriyor.

Ve de Batasuna kararını HDP üzerinden değil asıl AKP-MHP üzerinden yeniden tartışmak gerektiğini.