Geldi, gelecek, geliyor derken ABD ve AB’nin yaptırımları peş peşe açıklandı.

Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki tehditkar faaliyetleri gerekçe gösterilerek getirilen AB’nin yaptırımları, önceden tahmin edildiği gibi şimdilik kaydıyla hafif tutuldu.

Asıl yaptırımların Biden yönetiminin iş başına gelmesinden sonraya, Mart ayına bırakılmış olması iktidar kanadını rahatlatmış gibi görünüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da zaten Azerbaycan’a hareket etmeden önce “AB’nin yaptırımları bizi ırgalamaz” dememiş miydi?

Başta Almanya olmak üzere İtalya ve İspanya’nın Türkiye’ye daha sert yaptırımları engelledikleri konuşuluyor. Gerekçe malum... Karşılıklı çıkarlar...

En başta göçmen sorunu geliyor.

Sonra da Türkiye gibi bir ülkenin ekonomisini çökertmenin maliyetinin Avrupa’ya, özellikle de bu üç ülkeye yansıyacak olması ihtimalinin korkutuculuğu ve 83 milyonluk bir pazarın gözden çıkarılamayacağı gerçeği...

İktidar sözcüleri biraz kızmış gibi yaparak AB’nin yaptırım kararını eleştirir gibi görünseler de, “Şimdilik bunu da atlattık, marta kadar Allah kerim” demiş olmalılar.

Rusya’dan S-400’lerin alınması gerekçesiyle getirilen ABD yaptırımlarının ise Trump tarafından seçilip ilan edileceği anlaşılınca yine iyimserliğe kapılanlar oldu.

Özellikle iktidar çevrelerinde Trump’ın giderayak Erdoğan’a “bir kıyak daha çekeceği” neredeyse kesinmiş gibi konuşuluyor.

Onların dertlerinin ülkenin parasal maliyetler ya da prestij kaybı ile ilgisi yok. Onlar için, yani iktidar takımı açısından, yaptırımlar kendilerini ya da yakınlarını hedef almasın, Halk Bankası davasına isimlerinin karıştırılmasın, dönen kirli dolaplarla bağlantıları kurulmasın, sadece bunlarla ilgililer.

Gerisi çok önemli değil.

ABD VE AB YAPTIRIMLARININ GERÇEK MALİYETLERİ

Oysa gerek AB’nin, şimdilik hafif sayılsa da, gerekse ABD’nin, zaten kararı daha önce alınmış ve bir kısmı uygulamaya konulmuş S-400 yaptırımlarını küçümsemek büyük bir yanılgı.

Türkiye, daha doğrusu Türkiye’yi yönetenler, derecesi ne olursa olsun bu iki yaptırım kararı ile neredeyse bütün Batı dünyasını karşılarına almış oldular.

AB, bir aday ülkesine yaptırım uyguluyor. ABD ise en yakın müttefikini ve NATO’da en güvendiği orduya sahip bir üyeyi, Türkiye’yi cezalandırıyor. Bu yaptırım yasasıyla kendisine hasım sayıyor.

Bu nedenle ABD’nin yeni yönetimi başta olmak üzere, NATO, Avrupa Birliği ve finans örgütleri ile bütün batılı organizasyonlar, bu yaptırım kararlarını dikkate alarak hareket edecekler.

Dolayısıyla, burada ayrıntısına girmek istemiyorum ama bu yaptırımların faturası sanıldığından daha ağır olacak.

Öyle “Bizi ırgalamaz” denilecek bir durum yok.

Ben burada sadece S-400’lerin alınması ile ödenen ve ödenecek faturalara değinmek istiyorum.

Çok yazıldı, çizildi ama S-400’ler meselesi, ülke kaynaklarının bir macera ya da bir saplantı uğruna sokağa atılmasının da ötesinde, tam anlamıyla bir dış politika fiyaskosu olarak tarihe geçmeye hazırlanıyor.

Üstelik de bu fiyaskonun maliyetini, bu maceranın tek başına sorumlusu olan Cumhurbaşkanı ödemeyecek. Fatura, görünür ya da dolaylı ağır maliyetlerle bütün ülkeye kesilmiş oldu.

Henüz yaptırımlar kesinleşmemiş olsa da kullanmayan ve kullanılmayacağı kesin olan bu hava savunma füzelerinin maliyeti 2.5 milyar dolar civarında, bu para Rusya’ya ödendi bile.

Bu kadar da değil…

S-400 UĞRUNA F-35 PROJESİNDEN DIŞLANMANIN BEDELİ

ABD, S-400’lerin alımına başından itibaren itiraz etti.

Türkiye o sıralarda F-35 savaş uçağı projesi içindeydi ve 100 savaş jeti almak istiyordu.

ABD yönetiminin ilk itirazı bu çerçevede oldu. F-35 uçaklarını düşürmek üzere dizayn edilmiş S-400’lerin yan yana olamayacaklarını söylediler.

Saray yönetimi bu itirazları ciddiye almadı. Bu nedenle ambargo süreci işletildi.

Türkiye bu nedenle dünyanın en gelişmiş savaş uçağı olarak kabul edilen yeni nesil F-35 savaş uçağı projesinden çıkartıldı.

Oysa Türkiye, bu projenin katılımcılarından biri olarak 1,25 milyar dolar yatırmıştı. F-35 projesinden çıkarılmış olmasına rağmen bu para henüz geri ödenmedi.

Türkiye’nin satın aldığı ama ülkeye getiremediği sekiz F-35 uçağı bu vesileyle ABD’ye geri verildi.

F-35’in Türkiye’de üretilen parçalarının üretimi de sınırlandırılıyor. Bu ilişkiye 2022 yılında son verilecek.

Türkiye’nin bu nedenle uğrayacağı kaybın 9 milyar dolar civarında olacağı ileri sürülüyor.

Türkiye F-35’leri alamadı ama şu sıralarda değişik alanlarda en büyük hasmı olan BAE’nin (Birleşik Arap Emirlikleri) 50 uçaklık siparişine Washington’un olur verdiği duyuruldu.

Son günlerde medyaya yansıyan haberlerden Yunanistan’ın da 15 - 20 kadar F-35 almayı amaçladığı ve bu talebin ABD’de memniyetle karşılandığını öğreniyoruz.

Böyle bir durumda Yunanistan’ın Ege’de TSK’ya karşı hava üstünlüğü sağlayabileceğini söyleyen güvenlik uzmanları var.

Ben şahsen Türkiye’nin kıt kaynaklarının silaha harcanmasına karşı bir insan olarak bu F-35 meselesini önemsiyor falan değilim.

Ama bu durumda ödenecek bedeller beni de yakından ilgilendiriyor.

Peki iktidarın, Erdoğan’ın bu S-400’ler sevgisi neye dayanıyor?

ABD’nin yakında görevden ayrılacak Dışişleri Bakanı Pompeo’nun son NATO toplantısında S-400’ler konusunda Ankara’yı çok sert bir dille eleştirdiği ve “S-400 alımının NATO üyesi Türkiye’den Rusya’ya bir hediye olduğunu” söylediği ifade edildi.

Bu lafı, “Putin’e bir hediye” olarak anlamak daha doğru olacak.

Yaklaşık 10 gün önce Cumhuriyetçi Parti'nin önde gelen iki üyesi, Senatör Lindsey Graham ve James Lankford Wall Street Journal gazetesi’nde yayınladıkları bir mektupla Başkan Donald Trump'a Türkiye'ye Rus yapımı S-400'ler nedeniyle yaptırım dayatma çağrısında bulundular ve "Türkiye, aldığı kararların sonuçlarını anlamalı" ifadelerini kullandılar.

Senatörler mektupta, S-400'leri 'Türkiye'nin Rusya'yla cilveleşmesinin bedeli' olarak nitelediler.

Bunu da ‘Putinle cilveleşmenin bedeli” olarak okumak gerek.

Böylece Türkiye, Trump yaptırım seçeneklerinden hangisi seçerse seçsin, oynadığı oyunun bedelini ağır bir biçimde ödüyor ve ödemeye devam edecek.

Ve ne yazık ki bu bedeli, oyunu yukarıdaki gerekçelerle ve inatla oynayıp kaybeden Erdoğan değil, Türkiye insanı ödeyecek.