Dünkü Artı Gerçek’in birinci sayfasının öğlen saatlerinde en çok okunanlar listesine gözüm takıldı:

Osman Kavala’ya özgürlük yok!

Roboski katliamının sorumluları hala ortada yok!

Celal Başlangıç’ın yazısı: “ Biat etmeyene hayat hakkı yok!

Can Dündar’ın yorumu: Gazetecinin görevleri arasında devletin kirli sırlarını saklamak yok!

Bunlar da diğer haberlerden:

İktidardan işçiye: Öyle fazla asgari ücret yok!

İşsize iş yok!

Kürt köylülerinin helikopterden atılması: Bilgi, belge, kayıt yok !

Salgına karşı etkin bir mücadele yok! Hastanelerde yer yok!

Aşı bekleyen vatandaşa: Henüz aşı yok!

Yeni yasayla derneklere, vakıflara, sivil topluma özgürlük yok!

Hazine’de para yok!

Öğrenciye okul, ders yok!

Gençlere umut yok!

Yaşadığımız çevreye, doğaya saygı yok!

2021’e giriyoruz.

İktidarın kontrolündeki propaganda araçlarının dışında kalan ve gerçekleri kenarından köşesinden de olsa yansıtmaya gayret eden alternatif mecralara şöyle bir göz atarsanız, bu yoklar listesini bir hayli uzatabilirsiniz.

Akıl yok! Mantık yok! Liyakat yok! Ahlak yok! Vicdan yok! Merhamet yok! İnsana ve insan haklarına saygı yok!

Yokoğlu yok anlayacağınız...

‘YOK’ LARIN TEMELİNDE 100 YILLIK PARADİGMA VAR

Neredeyse saatler içerisinde meş’um ve mel’un 2020’yi terkedeceğiz. Hemen herkes bu yılın bir kabus yılı olduğunda hemfikir.

Doğru ama bu sıraladığımız ‘yoklar’ın hepsi bu yılın ürünü değil ki.

Bunların çoğu zaten daha önce de yoktu.

Geçtiğimiz yıllardan katlanarak ve damıtılarak gelen ‘yok’ların artık bütün yaşamımızı kapsadığı bir sürece girdik 2020’de…

“Bu kadar da olur mu?” sorusu en fazla dile getirilen hayret ifadesi oldu.

Bu sürüp giden ‘yok’ların temelinde aslında 100 yıllık paradigmalar ve refleksler var. Devlet bunlardan hiç vazgeçmediği için, olup bitenler farklı boyutlar ve derinliklerde tekrar ediliyor, o kadar!

Yukarıda saydığımız ‘yok’ların arasında ne yazık ki muhalefet de var.

Ülkede bu iktidarı dizginleyecek, frenleyecek, demokratik yollardan değiştirecek ve ülkenin sorunlarını kökten çözmeye niyetli bir muhalefet henüz ortaya çıkmadı, çıkamadı.

Eğer çıkabilseydi iktidar için bir kabusa dönüşebilirdi...

Tek adam dikta rejimine karşı muhalefet yapan Kürtlerin ve HDP’nin 31 Mart yerel seçiminde gösterdiği demokratik refleks sayesinde bunu test ettik.

Tek adam yönetimi yerel iktidarının önemli bir bölümünü kaybetti.

Ama bu güç birliği, bir türlü muhalefet cephesinin oluşumuna evrilemiyor. Bu dikta yönetimine karşı demokratik bir muhalefet cephesi bir türlü kurulamıyor. Muhalif olduklarını söyleyenler, bir türlü ülkenin geleceği için ortak bir programda ve yeni bir demokratik anayasa fikri etrafında buluşamıyor.

Çünkü ülkemizde muhalefetin büyük bölümü devletçi ve milliyetçi. Başta ana muhalefet malum, devletçi reflekslerinden ve paradigmalarından kurtulamıyor.

Yüzyıldır ülkeyi bir pranga altında tutan Kürt fobisini, hatta düşmanlığını, Kürtlerin bir beka meselesi olduğuna ilişkin safsatayı yenemiyor. İktidar ‘terör’ ve ‘terörist’ deyince hemen hizaya giriyor ve Kürtlerle arasındaki ‘resmi mesafeyi’ hatırlıyor.

20 MİLYONLUK BİR HALKI DIŞLAYARAK YAPILAN SİYASET

''Sen Kürtlere nasıl terörist dersin?” diyemiyor. Neredeyse 20 milyonluk bir halkı dışlayarak politika yapmaya, muhalefet etmeye çalışıyor.

Muhalefet, iktidarın bütün savaş tezkerelerini destekliyor, dış politikadaki bütün vahim yanlışlarına hatta cihatçı ve fütuhatçı hamlelerine arka çıkıyor.

Böylece iktidara nefes aldırıyor, önünü açıyor ve azınlık olduğu halde ömrünü uzatıyor.

İşte bu nedenle ‘yok’lar arasında maalesef en çok da muhalefet yok!

Bazı iyimser muhaliflerin dayandığı ya da umut bağladığı son kaleler de yılın son günlerinde çöktü.

Bunların bir kısmı, özellikle AİHM’in Selahattin Demirtaş’la ilgili kesin kararı sonrasında iktidarın verdiği tepkilere bakarak, artık açık diktatörlüğe geçiş yapıldığı konusunda ikna olduklarını söylemeye başladılar.

Anayasa Mahkemesi’nin Osman Kavala kararı sonrasında da, memlekette hukukun kırıntısının dahi kalmamış olduğu konusunda artık iyice ikna olduklarını tahmin ediyorum..

Biliyoruz, bu yılın sonlarına doğru hala haktan, hukuktan, Anayasa Mahkemesi’nden söz ederek adalet arama çabasında olanlar vardı.

Başta ana muhalefet olmak üzere bu muhalifler, özellikle bu yıl, şimdi azınlığa düşmüş olan iş başındaki tek adam yönetimine karşı mücadeleyi, hiçbir işlevi kalmamış Meclis’teki konuşmalara, boş itirazlara ya da Anayasa Mahkemesi’ne başvurulara indirgemeyi tercih ediyorlardı.

Onlar da biliyorlardı, sırf tarihe not düşmek adına yapılan bu çabaların bir işe yaramadığını, gerçek muhalefetin böyle olmayacağını.

Terk etmekte olduğumuz karanlık ve hain yılı geride bırakırken hiç olmazsa muhalefetin bu gerçekleri anlamış olarak 2021’e gireceğini umut etmek istiyorum.

Ülke baştan aşağıya potansiyel muhalefet.

İktidar çalışanlara açlık sınırının çok altında bir asgari ücreti layık gördü.

Patronların zorlanmasını istemedi. Vergi artışları, yeni zamlar pusuda bekliyor.

Ülkemiz insanları ve onları korumaya çalışan sağlık personeli korona salgınından kırılıyor.

Neredeyse bütün ülkeler vatandaşlarını aşılamaya başladı Türkiye insanına hala aşı yok. Geleceği söylenen aşılar bir türlü gelemiyor. Gelse de kimin elinde kalacak o da belli değil!

Ama bu arada Libya’ya silah sevkiyatı devam ediyor, Suriye’de Kürtleri katletsin diye cihatcı militanlara maaşları ödeniyor. Afrika’da gösteriş uğruna milyon dolarlar harcanıyor.

Ezilen, açlık çeken, horlanan ve virüsün insafına terk edilip günde 500-600’er ölümü bekleyen insanlar muhalefetini arıyor.

Muhalefet artık yoklar listesinden çıkmalı.

Bence 2021 muhalefet yılı olmalı…