İki haftaya yayılan söyleşimizde bize Türkiye Varlık Fonu(TVF)’nu her yönüyle değerlendiren İktisatçı Mehmet Aslan’a bu kez de fon yönetiminin İş Bankası ısrarını, CHP’nin İş Bankası’ndaki hisselerini, fon bünyesinde kurulan Finansal Hizmetler’le ne yapılmak istendiğini, Cumhurbaşkanlığı Ekonomi bürokratlarının ehil olup olmadığını, ruhsat verme yetkisinin Erdoğan’a geçmesinden sonra madenlerde nelerin değiştiğini, Varlık Fonu’na devredilen kuruluşların mali yapılarındaki değişmeleri ve TÜİK’in açıkladığı son işsizlik rakamlarının gerçeği yansıtıp yansıtmadığını sordum. Aslan’ın yanıtlarını okuyunca, eminim sizler de benim gibi ülkenin geleceği için kaygılanmaktan kendinizi alamayacaksınız.

AKP iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İş Bankası ısrarının perde gerisinde CHP’yi muhalefetinden dolayı cezalandırmak isteği mi, yoksa kaynak bulmakta çekilen sıkıntı mı var?

‘İŞ BANKASI’NIN DEVRİ, TÜRKİYE VARLIK FONU’NDA DOPİNG ETKİSİ YARATIR’ 

AKP’nin CHP’yi cezalandırmak gibi bir niyeti yok. Ancak “cezalandırma” gibi sunulan şey, kendi seçmenini olaya dahil etme taktiği. Bu işin teknik detaylarını seçmenlerine anlatmanın zorluğunu bildiği için daha kolay yolları tercih ediyor. Varlık Fonu’nun mali yapısını, bilançosunun % 83’ünün borçlardan oluştuğunu, borç bulma konusunda ne kadar zorlandığını konuştuk. Bu koşullar altında İş Bankası’nın devri fonda doping etkisi yaratır. Türkiye’de hem bankacılık, hem de sigortacılık sektörünün lideri, 22 milyar 600 milyon TL piyasa değerine sahip bir kuruluştan söz ediyoruz. İş Bankası’nın fona devri öncelikli görünmesine rağmen, gölgede tutulan çok önemli bir amaç daha var: Anadolu Hayat Sigorta’nın Fon’a devredilmesi. Ödünç bir cümle kullanarak “burası çok önemli” diyebilirim.

Bu sözlerinizden asıl hedefin Anadolu Hayat Sigorta olduğu anlaşılıyor. Neden Anadolu Hayat çok önemli?

‘FON YÖNETİMİNİN ASIL AMACI, ANADOLU HAYAT SİGORTA’NIN KONTROLÜNÜ ELE GEÇİRMEK’

İş Bankası’nı fona devrettiğinizde, Anadolu Hayat Sigorta da otomatik olarak fona geçmiş olacak. Bence Fon Yönetiminin öncelikli amacı sigorta şirketinin kontrolünü ele almak. Bu konu özellikle gündemden kaçırılıyor. Mesele daha çok “CHP hisseleri” üzerinden tartışılıyor. Böyle tartışılması vatandaşın daha kolay anlaması ve ikna olmasını sağlıyor. CHP sanki İş Bankası’nın önemli bir hissedarıymış gibi bir algı oluşturuluyor ve bu algı sadece AKP seçmenini değil, muhalif seçmeni de yönlendiriyor. Mesela size ezber bozan ilginç bir şey söyleyeyim. CHP’nin aslında İş Bankası’nda tek bir hissesi bile yok. Ancak, CHP’nin İş Bankası’nda hisse sahibi olduğuna dair öyle güçlü bir algı var ki, toplumu aksine ikna etmek hiç kolay değil. İş Bankası’nın ortaklık yapısı kamuya açık. Web sayfasına girdiğinizde ortaklık dağılımını görürsünüz: 

  • İş Bankası Munzam Sandık Vakfı: %38,17
  • Atatürk Hisseleri: %28,09
  • Halka açık pay: %33,74

‘CHP HİSSELERİ DENİLEREK KONU MANİPÜLE EDİLİYOR VE İŞBANKASI MUNZAM SANDIK HİSSELERİ İLE İLGİLİ ASIL NİYET GİZLENİYOR’

Ortaklık yapısı içerisinde CHP’nin adı geçmez. Cumhurbaşkanı son derece ısrarla ve bilerek “CHP hisseleri” demeye devam ediyor. Hisse dağılımında görüldüğü gibi % 28,09’luk pay Atatürk hisseleri olarak geçer ve Atatürk’ün vasiyeti gereği CHP tarafından temsil edilir. CHP’nin sahip olduğu, sadece sınırlı bir temsil yetkisidir. Dolayısıyla CHP’nin İş Bankası’nda herhangi bir hisse payı olmadığından, temettü, yani kar payı alma hakkı da yoktur. Yine Atatürk’ün vasiyetiyle temettü ödemeleri Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na yapılır. CHP hisseleri diye konu özellikle manipüle edilirken, İş Bankası Munzam Sandık’ın % 38,17’lik hissesiyle ilgili niyet gizlenmiş oluyor. Aslında hedef % 67’lik hisse olmasına rağmen, “CHP hisseleri” denilerek bu amaç kamufle ediliyor.

Asıl hedefin sigorta olup olmadığı sorunuza gelirsek; bence birincil hedef Anadolu Hayat. Fonun sigortacılık konusundaki en ilginç hamlesi TVF Finansal Hizmetler’in kurulmasıdır. Bu yapı ile zaten Fon’da olan Ziraat, Halk Bank ve Vakıfbank’ın sigorta şirketleri tek çatı altında birleştirilmiş oldu. Üç kamu bankası bünyesindeki 6 sigorta şirketi konsolide edilerek, TVF Finansal Hizmetler’e dahil edildi. TVF Genel Müdürü Zafer Sönmez-ki kendisinin asıl uzmanlık alanı sigortacılıktır-asıl amaçlarının bölgesel düzeyde rekabet edecek lider bir sigorta şirketi oluşturmayı hedeflediklerini beyan etmiştir. Anadolu Hayat Sigorta’nın da bu yapıya eklendiğini düşünün, sigortacılık pastası ve sıcak para akışı büyük oranda kontrol altına alınmış olur. 

Sigortacılık pastasının kontrol altına alınmasıyla nasıl bir büyüklük ortaya çıkacak. Bunu örnekleyebilir misiniz?

‘ANADOLU HAYAT’IN DA FİNANSAL HİZMETLER ÇATISI ALTINA ALINMASIYLA BES PRİMİNİN KONTROLÜ FONA GEÇMİŞ OLACAK’

Rakamsal olarak örnek vermek, bu meseleyi biraz daha netleştirir. Sigortacılık sistemi içerisinde çok önemli araçlar var. Çok detaya girmeden genel hatlarıyla anlatmaya çalışayım. Genel başlıklar itibariyle hayat sigortaları, emeklilik sigortaları ve elementer (menkul ve gayrimenkul) sigortalar sayılabilir. Bildiğiniz gibi emeklilik sigortalarının en önemlisi Bireysel Emeklilik Sistemi(BES)’dir. Sadece BES olarak bakıldığında 138 milyar TL’yi aşmış pazar büyüklüğünden söz edebiliriz. Ziraat, Halk Bank ve Vakıfbank’ın BES’teki toplam payı 30 milyar TL civarındayken, BES pazarının lideri olan Anadolu Hayat % 18,5 payı ile 25 milyar TL civarında primi tek başına yönetiyor. Anadolu Hayat’ın da TVF Finansal Hizmetler çatısına dahil edilmesiyle 55 milyar TL BES priminin kontrolü doğrudan Varlık Fonu’na geçmiş olacak. Bu dediğim sadece BES için söz konusu olan rakamlar, diğer sigortacılık araçlarını dahil ettiğinizde 100 milyarın üzerinde bir kaynağı kontrol etmiş olursunuz. 

Hakikatten çok ciddi bir rakam ve dediğiniz gibi düzenli bir sıcak para akışı söz konusu.

Nakit akışı ve birikimlerin kullanımı açısından baktığımızda bankacılıktan çok daha avantajlı bir hareket alanı var karşımızda. Bankacılıkta en büyük kaynak mevduattır. Toplanan mevduatın da büyük kısmı kredi olarak piyasayı dolaşır. Ama sigortacılık sektörü farklı işler. BES ve diğer emeklilik fonlarında biriken paralar, portföy yönetim şirketleri tarafından değerlendirilir. TVF’nin de kuruluş kanunundan kaynaklanan böyle bir yetkisi var.

Şimdi yine neden-sonuç yaklaşımıyla biraz daha perspektifimizi genişletelim. Önce size emeklilik fonlarının hangi alanlara yatırım yapabildiğini anlatayım. Fonlar kanunen; vadeli mevduat, repo, ortaklık payları, kıymetli madenler ve gayrimenkule dayalı varlıklar, yatırım fonları, borsa ve türev araçlarına yatırım yapabilirler. Tahminime göre özellikle kıymetli madenler ve gayrimenkule dayalı varlıklara yatırım yapılabilmesi ve türev piyasasında işlem yapabilmek öncelikli amacı oluşturuyor. Bakın dünyada türev piyasasında işlem yapan varlık fonu bulamazsınız.

Bu anlattıklarınıza siyasetin de yabancı olduğunu düşünüyorum. Fon’la ilgili son derece karmaşık hesaplar var. ‘Türev işlemleri yapabiliyor’ dediniz. Türev denildiğinde benim aklıma rulet masası geliyor. Bunlar duyum mu, yoksa gerçekten de türev piyasalarında işlem yapılıyor mu?

‘ASIL HEDEF İŞ BANKASI DEĞİL, ANADOLU HAYAT SİGORTA’

Uzağa gitmeye ya da tahminler yapmaya gerek yok. 2018 yılı finansal tablolarına bakalım. Tablonun pasifinde 2 milyar 908 milyon TL veya 604 milyon dolar türev işlemi yapılmış. Yani sizin deyiminizle 604 milyon dolar rulet masasına yatırılmış. Yalnız şunu da söylemek lazım, piyasaya yön verme konusundaki avantajlar bir anlamda rulet masasının dönüş hızını da belirledi, ama bu her zaman böyle olmaz. Kalecinin ters ayakta yakalanması misali, elde avuçtakini masada bırakabilirsiniz. Kaldı ki sigortacılık konusundaki girişimlerle nakde ulaşma çok daha kolay olacaktır. Böyle bir durum, boynunuza asılı saatli bombayla dolaşmaya benzer. Nakit konusunda kıyaslama yapabilmeniz için Türkiye sigortacılık sektörü aktif büyüklüğünü örnek olarak gösterebilirim. 2020 rakamlarına göre sigortacılık sektörü 215 milyar 600 milyon TL aktif büyüklüğüne sahip. Pazar lideri, tahmin edeceğiniz gibi 24,6 milyar aktif büyüklüğü ve %11,4 pazar payıyla Anadolu Hayat Sigorta. Fon’a ait üç bankanın aktif toplamı ve Pazar payına bakarsak: 29,7 milyar TL aktif büyüklük ve % 13,7 pazar payı. İşte bu rakamlar, AKP iktidarının İş Bankası ve arka plandaki Anadolu Hayat Sigorta konusundaki ısrarın temel nedeni.

Varlık Fonu ile ilgili daha önce yazılanları takip etmeye çalıştım. Fon’a hiç bu şekilde bakmamıştım. Anlattıklarınız çok ilginç ve çok ürkütücü. Gerçekten bütün bunlar kurgulanmış mıdır?

Anlattıklarımın çok daha fazlası kurgulanmıştır. Dediğim gibi benim yaptığım daha çok internetten derlediğim, ama neden-sonuç ilişkisiyle yeniden ürettiğim bilgileri doğru zeminlere oturtma çabasıdır. Analitik bir bakış açısıyla, ne söylendiğinden ziyade, söylenen şeylerin gölgesine odaklanmak gerekir. Sözlerin, cümlelerin ve eylemlerin arkasında kalan izler, daha anlamlı sonuçlar üretmenize yol açar. Çoğu zaman orta yerde duran parça parça bilgiler işinize yaramaz, ama onları lego gibi doğru yerlerinden birleştirirseniz hiç ummadığınız sonuçlar elde edebilirsiniz. 

Özellikle bankacılık, finans ve sigortacılık gibi sıcak para yaratabilen alanlara yönelik çok ince çalışmalar yapıldığını görmek mümkün. Sadece mali alanlara yönelik değil inşaat, madencilik, sanayi gibi alanlara yönelik kurgular da yapılıyor.

Tam da bu noktada sormak isterim. Cumhurbaşkanlığı’nda bütün bu paradigmayı yönetecek yetkinlikte isimler var mı?

‘CUMHURBAŞKANLIĞI EKONOMİ POLİTİKALARI KURULU’NU TOPLASANIZ, EKONOMİK MODELLEME YAPABİLEN BİR KİŞİ BİLE ÇIKMAZ’

Aslında ben de şüphelerinize katılıyorum. TVF için çok ciddi senaryolar üretiliyor. Bunun için sağlam bir entelektüel ve teknik kapasiteye sahip olmak gerekir. Cumhurbaşkanlığı’ndaki kadro bunları başaracak kalitede değil. Ekonomi başdanışmanı Cemil Ertem’e bakıyorum, eski bilgilerle yeniyi anlamaya çalışan orta halli bir bürokrat. Yiğit Bulut malumunuz. Ekonomideki ufku, Ali’nin takkesi Veli’ye, Veli’ninki Ali’ye sınırında bitiyor. Muhtemelen spekülatif ekonomi girişimlerine basar kafası, ama o da tam olmaz. Hakan Yurdakul daha donanımlı biri. Ekonomi ve bilişim bilgisini harmanlayabilmiş, ama onun da üstesinden gelebileceği işler değil bunlar. Cumhurbaşkanlığı’nın ekonomi politikaları kurulunu ve koordinasyon başkanlığını toplasanız, ekonomik modelleme yapabilen, regresyon analizi oluşturabilen bir kişi bile çıkmaz.

O zaman bütün bu dediklerinizi kurgulayan kim?

‘MADEN RUHSATI VERME YETKİSİ ERDOĞAN’A DEVREDİLDİKTEN SONRA MADENLERİN MÜLKİYET YAPISI HIZLA DEĞİŞTİ’

Kurgu tamamen devletin kendi iç işleyişinde biçimleniyor. Çalıştığı alan üzerinde uzmanlaşan bürokratların taşıdığı bilgiler legonun parçaları gibi bütünleşerek kurguyu oluşturuyor. Örneklediğimde daha anlaşılır olacaktır. Biz de bir kurgu yapalım. İktidara geldiniz ve sistemi İslami bir eksene kaydırma idealiniz var. Bunu yapabilmek için İslami burjuvazi oluşturma hedefini önünüze koymuşsanız, ülkenin zenginlik kaynaklarının neler olduğunu etüt ettirirsiniz. Enerji bakanınız gelir size der ki, efendim çok değerli maden sahalarımız var, ama bu sahaların tahsisi Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nde. Dolayısıyla buradaki ruhsatlandırma inisiyatifi zenginliğin de yönünü belirliyor. Böyle bir durumda yapılacak en mantıklı şey, maden ruhsatı verme yetkisini tek başına kontrol etmek olur. Aklın yolu bir: 2012 yılında maden ruhsatı verme yetkisi tek başına dönemin Başbakanı Erdoğan’a devredildi. Asıl uzmanlığı devletin doğal kaynakları olan, karış karış saha bilgisine sahip, rezerv analizleri yapan Maden İşleri Genel Müdürlüğü (MİGEM) dururken, ruhsat yetkisi bir kararname ile Başbakan’a devredildi. Danıştay bu kararı 2016’da, MİGEM gibi uzman bir kuruluş varken ruhsat yetkisinin devredilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle iptal etti. 2012 yılında yetkiyi Erdoğan’a devreden kararname çıktığında, bunun Danıştay tarafından iptal edileceği çok iyi biliniyordu, ama 4 yıl içerisinde madenlerin mülkiyet yapısı çok hızlı bir şekilde değişikliğe uğratıldı ve yeni zenginler yaratıldı.

Maden ruhsatı verme yetkisinin el değiştirmesinin Varlık Fonu’yla ilintisi ne?

Şimdi Fon’la ilintisini de açıklamaya çalışacağım. “Kurgulayan kim?” diye sormuştunuz. Maden örneğinde olduğu gibi, kurgu devletin kendi işleyişinde var zaten. Bu işleyişi suistimal etmeye, kendinize yönelik çıkarların aracına dönüştürmeye başladığınızda “kurgu” dediğimiz şey, su gibi yatağında akmaya başlar. Sizin yapacağınız şey suyun yatağını biçimlendirmek ve ona yeniden yön vermektir. Gelelim Varlık Fonu’yla ilgili kısmına. Maden ruhsatlarının tek elden tahsis edilmesiyle ilgili 4 yılda önemli deneyimler kazanıldı. 2012 ile 2016 arasındaki 4 yılda, belki de 30 yılda olmayacak kadar ruhsatlar hızla el değiştirirken, aslında uğraşılmaya değmeyecek madenlerle çok zaman kaybetmemek gerektiği de öğrenildi. Altın ve gümüş de maden sınıfında, mucır, kalker, traverten, bazalt, mermer vs. de maden sınıfında. Pahada hafif, yükte ağır olan 1 ve 2’nci grupta yer alan madenlerle uğraşmak yerine, büyük zenginlik yaratan 3’üncü, özellikle de 4’üncü grup madenlerle uğraşmak daha mantıklı olacaktı. AKP, devlet mekanizmasıyla bütünleştikçe bu detaylara daha fazla vakıf olmaya başladı. 

Dördüncü grup madenlerin özelliği nedir?

‘MADENLERDE TAHSİS YETKİSİNİN CUMHURBAŞKANI’NA GEÇMESİ, EN ÖNEMLİ 20 MADEN SAHASININ VARLIK FONU’NA DEVRİNİ SAĞLADI’

Dördüncü grup madenler taş, toprak yerine servet kaynağına inmek demek. 2016 yılında Danıştay Başbakan’ın ruhsat verme yetkisini iptal edince, kısa zamanda ara yollar bulundu. Öncelikle ruhsat süresi dolan 4’üncü grup madenler yeniden ihale edilmedi. 4’üncü grubun özelliğini sordunuz; yanıt olarak sodyum, potasyum, lityum, kalsiyum, magnezyum, klor, nitrat, iyot, bor gibi 100’e yakın endüstriyel hammadde, uranyum, toryum, radyum gibi enerji hammaddeleri ve altın, gümüş, platin, bakır, kurşun, çinko, demir, manganez, krom gibi metalik madenlerin bu grupta yer aldığını söylemem yeterli olur. 4’üncü grup madenlerin ihalesinin yapılmamasını takiben, Maden Kanunu’nda geçen yıl yapılan değişiklikle, bu madenlerin 50 yıldan 99 yıla kadar tahsis edilme yetkisi doğrudan Cumhurbaşkanı’na verildi. 4’üncü grup madenlerde uzun süreli tahsis yetkisinin Cumhurbaşkanı’na geçmesi, hemen ardından en önemli 20 maden sahasının TVF’ye devredilmesini sağladı. Görüldüğü gibi kurgu gayet iyi işliyor.

Yine kurguya uygun olarak 20 adet değerli maden sahasının TVF’ye devredilmesinden sonra geçtiğimiz Şubat ayında TVF Maden Sanayi ve Ticaret A.Ş ile TVF Enerji Sanayi ve Ticaret A.Ş kurulmuş oldu. Özellikle TVF Maden şirketinin amacı size ilginç gelecektir. 2016 yılından bu yana 4’üncü grup madenlerin kontrol edilmesi için nasıl bir strateji izlendiğini konuşmuştuk. Şirketin amacı aynen şöyle ifade edilmiş: “Maden Kanunu kapsamına giren IV. Grup madenlerine arama müracaatlarında bulunmak, arama ve işletme ruhsatnameleri ile maden imtiyazları talep ve iktisap etmek veya bunları devir almak, devretmek”. Görüldüğü gibi her şey ince ince kurgulanmış.

Özellikle “devretmek” ifadesi çok ilginç. TVF’nin 50 yıl ile 99 yıla kadar işletme yetkisi aldığı madenleri 3’üncü kişilere devretme yetkisi her türlü suistimale açık. Bunun gibi başka örtük amaçlar da var mıdır?

‘TVF’YE MADENLERİ DEVRETME YETKİSİ VEREN KANUN, OSMANLININ  MADENLERE AİT İMTİYAZ HAKLARINI YABANCILARA DEVRETMESINİ ÇAĞRIŞTIRIYOR’

Daha önce neden-sonuç ilişkisi hakkında konuşmuştuk. Sizin dikkat çektiğiniz “devretmek” yetkisinin bir adım öncesi de çok dikkat çekici. Devredilecek olan şey nedir? Onun için bir önceki cümleye bakmak lazım. Şöyle deniyor “maden imtiyazları talep ve iktisap etmek” ve bunları “devretmek”. Yani maden imtiyazlarının devredilebileceğine dair açık bir ifade olmasına rağmen, devrin ulusal düzeyde mi, yoksa uluslararası düzeyde mi olacağı belirsiz kalmış. Bu noktada TVF kanunundaki kuruluş amacı ve faaliyet konularına bakmak lazım. Kanunun ikinci maddesinde; “Yerli ve yabancı şirketlerin paylarının, Türkiye’de ve yurt dışında kurulan ihraççılara ait payların ve borçlanma araçlarının, kıymetli madenler ve emtiaya dayalı olarak ihraç edilen sermaye piyasası araçlarının, fon katılma paylarının, türev araçlarının, kira sertifikalarının, gayrimenkul sertifikalarının, özel tasarlanmış yabancı yatırım araçlarının ve diğer araçların alım satımını”. Buradaki en önemli detay, kıymetli madenler ve emtiaya dayalı sermaye piyasası araçlarının alım satımı konusunda yetki verilmesi. Bu açıdan bakınca Kanun’un, 19’uncu yüzyılın sonlarına doğru borç bulma sorunu yaşayan Osmanlı devletinin madenlere ait imtiyaz haklarını yabancılara devretmesini çağrıştırıyor.

‘TÜRKİYE İLE VENEZUELA ARASINDAKİ ALTIN TİCARETİ, İKİNCİ BİR REZA ZARRAB SKANDALI İLE SONUÇLANABİLİR’

TVF ile ilişkilendirdiğim bir varsayıma daha değinmek isterim. O da, bir müddet ekonomi gündeminde baş tacı edilen Venezuela altınları. Reuters ajansının resmi kayıtlara dayandırdığı haberine göre, sadece 2018 yılında 900 milyon dolar civarında işlenmemiş altının Venezuela’dan Türkiye’ye transfer edildiği iddia edilmişti. İki ülke adına ticaret yürüten taraflar oldukça ilginç. Bir tarafta İstanbul merkezli Mulberry isimli proje firması, diğer tarafta ise aynı adreste Marilyns isimli şirketin yürüttüğü altın ticareti söz konusu. Türkiye ile Venezuela arasındaki altın ticareti, ikinci bir Reza Zarrap skandalı ile sonuçlanabilir. Bir başka detay da Marilyns şirketinin Venezuela devlet madencilik şirketi Minerven’ın ortağı olması. Mulberry şirketin web adresi tam bir muamma. Şirketin yönetim yapısı, kurucu ortakları sermayesi vs. Bunların hiçbiri yok. Ne olduğu belirsiz bir şirket Venezuela-Türkiye altın ticaretini yönetiyor. Buradan varsayımsal olarak çıkardığım sonuç, TVF madencilik şirketinin bu tarz aracı şirketleri denklem dışına çıkartarak, ülkeler arasındaki altın ticaretine dahil olabileceği yönünde. Tabi ki varsayımsal bir çıkarım olduğunu bir kez daha belirtmek isterim.

Ahmet Davutoğlu da 8 Temmuz günü çıktığı Tele1 TV’deVarlık Fonu bünyesinde toplanan kuruluşların büyük oranda borçlandırıldıklarını söyledi. Varlık Fonu bünyesindeki kuruluşların mali yapıları hakkında bir fikriniz var mı?

‘VARLIK FONU’NA DEVREDİLDİKTEN SONRA ÇAYKUR, BOTAŞ, THY, PTT GİBİ KURULUŞLAR ZARAR ETTİ’

Fona devredildikten sonra Çaykur, Botaş, THY, PTT gibi kuruluşlar zarar etti. Halk Bankası ve Ziraat Bankası’nın ise karlarında önemli düşüşler yaşandı. Bunlar kaçınılmaz sonuçlar, ama asıl bu sonucu yaratan nedenlere bakmak lazım. En önemli neden Varlık Fonu’nun kontrolsüz bir şekilde borçlanması ve bu borçların da fonu oluşturan şirketlere yansıtılmasıdır. Citibank ve ICBC konsorsiyumundan aldığı 1 milyar Euro’yu konuşmuştuk. Onun haricinde Hazine'den 3,7 milyar TL'lik kaynak aktarıldı. Ayrıca Eximbank ve Halk Bank'tan 1 milyar 50 milyon Euro tutarında başka bir kredi daha alındı. Bu borçlar TVF çatısı altındaki şirketlerin yükümlülüklerini artırır ve bilançoya borç yükü getirir.

TL olarak düşündüğümüzde, bu üç kalem borçlanma 20 milyar nakit anlamına gelir. Bu paraların nereye gittiği konusunda bir tespitiniz var mı?

‘BOĞAZDA 10 YALISI OLAN ALİ AĞAOĞLU’NU KURTARMAK VARLIK FONU’NUN GÖREVİ OLMAMALI’

Bu paraların doğru kullanıldığını sanmıyorum. İstanbul Finans Merkezi (İFS) yüklenicileri arasında yer alan Ağaoğlu, YDA ve İNTAŞ firmasına, projede tamamladıkları % 35’lik işe karşılık 1 milyar 670 milyon TL verilmesine bir anlam veremedim. Bu iş istenildiği gibi ilerlemedi diye, firmalara şu ana kadar yaptıkları masrafları verip projeden çekilin demek mantıklı değil. Perde arkasında nasıl bir amaç var bilmiyorum. Bu üç firmanın kullandıkları kredilerden dolayı mali sıkıntı yaşadıkları da söylentiler arasında. Böyle olsa bile 1 milyar 670 milyon verip bu firmaları kurtarmak işi Varlık Fonu’nun olmamalı diye düşünüyorum. Kaldı ki kimin parasıyla böyle kurtarma operasyonu yapıyorsunuz. Ali Ağaoğlu BBC’ye verdiği röportajda,“Boğaz’da 9, 10 tane yalım var” diyor. Ayrıca dünyada en fazla İngiliz otomobiline sahip olan kişi olduğunu beyan ediyor. Koleksiyonunda 12 adet Rolls Royce ve 10 adet Bentley varmış. Kendi vatandaşınızın kıdem tazminatına göz koyarken, Hazine’yi kefil göstererek aldığınız borç paralarla Ali Ağaoğlu’nu kurtarmak adil bir davranış mı?

Başta CHP olmak üzere muhalefet partileri Varlık Fonu oluşturulduğunda itirazlarını dillendirdiler, sonra da suskunluğa büründüler. Suskunlukları fonda olan biteni bilmediklerinden mi kaynaklanıyor?

AKP 18 yıldır Türkiye’yi tek başına yönetiyor. 1990’larda doğan çocuklar başka bir iktidarla tanışmadılar. Bir anlamda 21’inci yüzyıla AKP ile girdik ve hala o girdabın içindeyiz. 18 yılda dünya inanılmaz bir hızla değişti. Özellikle finansal araçlar başka bir boyut kazandı. Sadece finans değil, siyaset ve sosyal yaşantıda da büyük değişimler oldu. Çok uzun yıllardır muhalefette olan ve dünyadaki bu dinamizmin dışında kalan CHP’nin bilgileri eskidi. Bunu sadece CHP için değil, muhalefetin tamamı için söylemek mümkün. 

‘TÜRKİYE VARLIK FONU’NUN DUYUNU-U UMUMİYE DÖNMESİ KAÇINILMAZ GÖRÜNÜYOR’

Mesela Faik Öztrak, Hazine Müsteşarı olarak görev yapmış seçkin bir bürokrat; ancak onun dönemindeki bilgilerle bu günü anlamak, doğru analiz etmek kolay değil. Muhalefet ve CHP bu handikaplarla siyaset yapmaya çalışıyor. Özellikle CHP’nin Fon’a yönelik itirazları var; ancak kesinlikle yeterli değil. 

Bu işin yeterince anlaşılamadığı, boyutunun tam anlamıyla farkına varılmadığını düşünüyorum. CHP itiraz ediyor etmesine, ama el yordamıyla yapıyor bunu. Haksızlık etmek istemem; CHP’nin bu konudaki çabasını ve her bir girişimini takip ediyorum. Başta Selin Sayek Böke yakından takip etti. Özgür Özel’in verdiği soru önergeleri var, ama benim gördüğüm Erdoğan Toprak, fonda olup biteni daha geniş bir perspektiften okuyabiliyor. HDP’den Garo Paylan ve İyi Parti’den Lütfü Türkkan da Fon’u yakından takip ediyorlar, ama yüzeysel bir takibin ötesine geçemiyorlar. TVF’nin Düyunu-u Umumiye’ye dönmesi kaçınılmaz bir son gibi görünüyor. O yüzden muhalefetin zaman zaman çıkıp eleştirel beyanlarda bulunmak, önerge vermek gibi faaliyetlerin ötesine geçip, konunun kapsamını ve derinliğini kavraması gerekiyor.

Muhalefet partileri beyanat vermek, soru sormak yerine ne yapmalı?

‘MUHALEFET PARTİLERİ BİRLİK OLMALI VE AKP İKTİDARININ TÜRKİYE’NİN BİRİKİMLERİNİ ÇARÇUR ETMESİNİN ÖNÜNE GEÇMELİ’

Varlık Fonu, Türkiye’nin geleceğini tüketiyor. İflah olmaz bir kumarbazın oyuna devam etmek için her defasında evdeki eşyayı rehinciye götürüp değerinin altında nakite çevirmesi gibi bir durum bu. Varlık Fonu üzerinden Rusya ve Çin ile yapılan anlaşmalar bana bu rehinci hikayesini hatırlatıyor ve iyi sonuçlar yaratacağını da sanmıyorum. Bundan dolayı fona karşı daha güçlü bir ses yükseltmek gerekiyor. Bana sorarsanız; bütün muhalefet partilerinin içinde yer alacağı bir TVF Komisyonu oluşturulabilir. Mesela CHP’li Erdoğan Toprak’ın başkanlığında Özgür Özel, Selin Sayek Böke, Lütfü Türkkan, Garo Paylan gibi isimler komisyonda yer alabilir. Bu komisyonun altında TVF ile ilgili kapsamlı çalışmalar yapabilecek teknik bir ekip oluşturulabilir. Bu kapsamda yapılacak çalışmalarla Türkiye’nin geleceği, tırnaklarıyla kazıya kazıya oluşturduğu birikimlerinin AKP iktidarı tarafından heba edilmesinin önüne geçilmelidir.

TÜİK’in açıkladığı işsizlik rakamlarını değerlendirdiğiniz söyleşimizin üzerinden 4 hafta geçti. Geçtiğimiz günlerde açıklanan Nisan 2020 işsizlik rakamları ile işsizliğin yine mucizevi bir şekilde azaldığını gördük. Bu konuda da bir şey söylemek ister misiniz?

‘NEREDEYSE CUMHURİYETLE YAŞIT OLAN TÜİK’İN KENDİNİ HIZLA İTİBARSIZLAŞTIRMASI, BENDE ACIMA HİSSİ UYANDIRIYOR’

TÜİK’e karşı inanılmaz bir acıma duygusuna sahibim. Neredeyse cumhuriyetle yaşıt olan bu kurum kendi kendini hızla itibarsızlaştırıyor maalesef. Rakamları yorumlamak da anlamsız hale geldi. TÜİK bağıra bağıra “ben yalancıyım” diyor. Herkes ne olduğunu, neden olduğunu biliyor. Rakamları üzerinde konuşmadan önce sizinle oldukça ilginç bir cümle paylaşacağım. Cümlemiz aynen şöyle: 

Ekonomi denilen şeyin yarısından azı gerçektir, yarısından çoğu algıdır. Hepiniz ekonominin kötü olduğu konusunda ittifak halinde olursanız, ekonomi hakikaten kötü durumda olur. Eğer hepiniz ekonominin iyiliği konusunda fikir birliği içinde olursanız ekonomi daha iyi olur, bu açık.

Bu ilginç cümlede özetle “Ekonomi denilen şeyin yarısından çoğu algıdır” deniyor. Böyle bir yaklaşıma sahipseniz, sizin için ekonominin kötüye gitmesi, işsizliğin, yoksulluğun ve açlığın artması önemli olmaz. İnsanların çaresizlikten intihar etmesi, hanelerde yaşanan büyük dramın, ailelerin çocuklarına karşı çaresizliği ve mahcubiyetinin zerre kıymeti olmaz. Önemli olan şey, toplumu böyle olmadığına ikna etmektir. Yani AKP’nin en büyük politikası olan “algı yönetimidir”. Cumhurbaşkanlığı’nın ve AKP’nin yönetme biçiminin özeti olan bu cümle, Cumhurbaşkanlığı Ekonomi İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’nın en tepesindeki isim olan başkan Hakan Yurdakul’a aittir. Bu cümlenin üzerine TÜİK’in işsizlik rakamlarını tartışmanın hiçbir anlamı kalmıyor.