İstanbul 2010’da Avrupa Kültür Başkenti seçildiğinde herkesi tatlı bir heyecan sarmıştı. 

Kentin kültürel miras ve kapasitesini güçlendirmek için sivil toplum kuruluşlarına toplam 1.578.000 euro aktarıldı. 

O zamanlar Koordinasyon Kurulu AB İlişkileri Müşaviri AKP’li Emine Aydın Sare Yılmaz’dı ve programların yürütücülüğünü yaptı. (Yılmaz sonra KADEM’in kurucu başkanı oldu, AK MYK’sında görev aldı.)

Avrupa Kültür Başkenti programı sadece maddi destekten ibaret değildi; kentin tanıtımı, kültür ve tarihinin korunması adına önemliydi. 

Nitekim o dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Avrupa Kültürü Başkenti etkinliklerinin resmi açılışında şöyle diyecekti: 

Roma’ya, Bizans’a, Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış bu kentin her katmanı, tarihin bir sayfasıdır (...) İstanbul’un minarelerinden yükselen ezan sesi, çan ve hazan sesini bastıramaz. İstanbul bir kültür başkenti olduğu kadar hoşgörü başkentidir. İstanbul medeniyetler doğurduğu kadar, medeniyetlerin kesiştiği noktada bulunduğu kadar, medeniyetlerin ittifakına ev sahipliği yapan şehirdir. İstanbul, özgürlük şehridir.”

İSTANBUL’DAN NE ANLADIĞINI GÖRDÜK

Bu sözlerin sahibi, aradan geçen 10 yılda İstanbul’un tarihinden, kültüründen, özgürlüğünden, medeniyetinden ne anladığını bizlere gayet güzel gösterdi. 

Gezi’den sonra İstanbul’un kalbi Taksim, bir polis merkezine dönüştürüldü. 

Üçüncü köprü ve havalimanı tamamlandı. Şehrin kuzeyindeki ormanlar her gün biraz daha kan kaybediyor. 

Kentin her köşesinden gökdelenler, yeni inşaat alanları yükseliyor. 

Rumelihisarı’ndaki amfitiyatroya mescit yapıldı. 

Bomonti Bira Fabrikası Diyanet’e verildi, Galata Kulesi’nde tuhaf “restorasyon”lar yapıldı. 

Son olarak Ayasofya ve Kariye “kararı”yla bu iki tarihi mekan, müze olmaktan çıkarıldı ve camiye dönüştürüldü.

Erdoğan’ın başka bir İstanbul ve Türkiye hayali olduğunu bütün dünya gördü. 

Bu hayalde “Hoşgörü, kültür, medeniyetler ittifakı, özgürlük” gibi kavramlara yer yok. Artık söylem, millilik ve yerlilik, dindarlık, kindarlık ve ayrımcılık üzerinden “inşa” ediliyor. 

Hesaplar, müjdeler, tehditler, pazarlamalar hep 2023’yi işaret ediyor.  

DİN-SAVAŞ-MİLLİYETÇİLİK ÜÇGENİ

Bu gürültünün arasında eleştiri, itiraz, fikir beyan etme, hak arama girişimlerinin duyulması, giderek güçleşiyor. 

Muhalefet partilerinin hemen hepsi, din-savaş-milliyetçilik üçgeninine teslim olmuş durumda. 

Böyle bir ortamda Kariye’nin mozaikleri, kimin umurunda

Herşeye rağmen, bir avuç tarih ve sanat meraklısından çok daha fazlası olduğuna inanmak isterim. 

İnsanların gittiği, gezdiği, bulunmaktan hoşlandığı mekanlar, sadece alışveriş merkezleri ve cafelerden ibaret değil. 

Yeşil alanlar, sahiller kadar müzelere, kültür ve sanat merkezlerine, açız. 

Ayıp birşeymiş gibi örtülen fresklere değil, yüzyıllar önce yapılmış sanat eserlerinin değerini öğrenmeye ihtiyacımız var. 

Kariye’nin mozaikleri, Kariye’nin mimarisi Bizans’tan bize miras. Sahip çıkılması gereken, eşi benzeri olmayan bir zenginlik.

Sahip çıkmak, üzerine konmak, dönüştürmek, yenilemek demek değil. Ezan sesini bir yerden daha yükseltmek de değil.  

Saygı göstermek, muhafaza etmek, herkesin ziyaretine olduğu haliyle açmak ve gelecek nesillere aktarmak demek. 

Kimin umurunda?