Dünyada 38 milyon kişi HIV ile yaşıyor; bunların yüzde 48’ini kadınlar, yüzde 7,5’ini çocuklar oluşturuyor. 2019’da yeni enfekte olanların sayısı 1,7 milyon. 
1990’lı yılların ortalarında HIV’i baskılayan antiretroviral (ARV) tedavilerin bulunmasıyla Dünya Sağlık Örgütü HIV’i ‘kronik hastalıklar’ listesine aldı. O günden bu yana, tedaviye erişimi olan HIV pozitif kişiler herkes kadar kaliteli ve sağlıklı yaşamlar sürebiliyor. 

Türkiye’de ilk vakanın görüldüğü 1985’ten 2019 sonuna kadar 26,164 kişi HIV tanısı alırken, son yıllarda yeni enfeksiyonlarda görülen artış ürkütücü boyutlara ulaştı. Türkiye, HIV enfeksiyonunun son 10 yılda yüzde 450 arttığı tek ülke. 2000’de 168 kişi HIV tanısı almışken, bu sayı 2019’da 3.248 oldu. Yani, 2019 verilerine göre Türkiye’de her gün 9 kişi HIV tanısı alıyor. 
HIV pozitif kişiler ile yakınlarını fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden güçlendirmeyi amaçlayan Pozitif-iz Derneği’ne göre, yıllar içindeki bu artışın nedeni en başta, ülke olarak HIV/AIDS’e iyi yanıt veremememiz.
Başkent Üniversitesi/HATAM HIV AIDS Farkındalık Araştırması (2017), toplumun yüzde 77’sinin HIV hakkında doğru ve güncel bilgiye sahip olmadığını, yüzde 75’inin ise HIV pozitif bireylerin başarılı tedavilerle herkes gibi normal yaşamlar sürdürebildiğini bilmediğini ortaya koyuyor.

Pozitif-iz Derneği’nin yaptığı ‘Sağlık Hizmeti Sağlayıcısı Öğrencilerinde Ayrımcılığın Önlenmesine Yönelik Farkındalık Geliştirme Projesi’nin sonuçlarına göre ise sağlık alanında çalışmak üzere eğitim alan öğrencilerin yüzde 51,7’si HIV’in tükürükle bulaşacağını düşünüyor. Öğrencilerin yüzde 67,9’u bulaş yollarını bilmesine rağmen kendisine bulaşmasından korkuyor ve yüzde 36,1’i HIV pozitif hastaların tedavi sürecinde yer almak istemiyor.

Türkiye’de resmi sayılar bir yana, HIV statüsünü bilmeyen de çok kişi var. Toplumda HIV farkındalığı düşük, HIV ve HIV pozitiflere dönük damgalama ve ayrımcılık devam ettiği için insanlar test yaptırmaktan çekiniyor. Pozitif-iz Derneği’ne göre, HIV enfeksiyonu uzun yıllar belirtisiz seyredebildiği ve test yaptırılmadığı için, Türkiye’de HIV ile yaşayan kişi sayısının gerçekte mevcut sayının en az 2, hatta 3 katı (50 bin-70 bin) olabileceği tahmin ediliyor. 

EN ÇOK HAK İHLALİ HASTA HAKLARI ALANINDA YAŞANIYOR

HIV ile yaşayanların sürekli damgalanmasına, ayrımcılığa ve hak ihlaline maruz bırakılmasının temelinde HIV’e dair bilgisizlik ve önyargılar yatıyor. Pozitif-iz Derneği’nin ‘2018-2019 Hak İhlallerinin Raporlaması ve Hukuki Çözümleri’ raporu ile Türkiye'nin HIV'e yanıtına ilişkin yol haritası çıkarılırken, HIV ile yaşayanların geçtiği patikaların da görülmesi hedefleniyor. Avukat Hatice Demir, “Bireyden devlete her adımda, her yapıda hak ihlalleri o denli kanıksanmış durumda ki, bu ihlallere sebep işlemlerde yasal dayanak sorgulaması neredeyse hiç yapılmıyor” diyor. 

Rapora göre, HIV ile yaşayan kişilerin en fazla ihlale uğradıkları yer sağlık kuruluşları. Raporda yer verilen vakaların birinde, HIV ile yaşayan kişi bir rahatsızlığı nedeniyle devlet hastanesinde kadın doğum uzmanına gidiyor ve doktoruyla HIV statüsünü paylaşıyor. Hekim önce muayene etmeyi reddediyor ama kişinin ısrarı üzerine muayeneyi gerçekleştiriyor. Daha sonra hastanenin enfeksiyon kliniğince aranıp HIV testi için çağrılan kişi, hekimi arayıp rızası dışında bilgilerini neden paylaştığını soruyor. Hekim ise muayeneden sonra her tarafı temizlemek zorunda kaldığını söylüyor. Oysa bir kişinin HIV ile yaşaması hekimin tedaviyi reddetmesi için geçerli ve yeterli bir neden değil. Bu durum, hem meslek etik kurallarına hem de Hasta Hakları Yönetmeliği’ne aykırı. Burada haklı sebep olmaksızın hekimin tedaviyi reddi TCK 257’de düzenlenen görevi kötüye kullanma suçunu oluşturuyor. Hekim kişinin rızası olmadan HIV statüsü dahil sağlık durumunu üçüncü kişilerle paylaşarak da hastanın mahremiyet hakkını ihlal etmiş oluyor. 

Yine başka bir vakada, devlet hastanesinin acil kısmından giriş yapan kişinin HIV statüsü hastane çalışanları tarafından kullanılan bilgi ekranından görülüyor ve bu yüzden müdahale edilmiyor. Kişi bunun üzerine acil serviste sorumlu hekimin odasına giderek kendisine HIV statüsü nedeniyle mi müdahale edilmediğini sorunca hekim, sağlık personeline “Buna müdahale edin, gönderin” diyor. Kişi hekimin tavrı ve hitabından rahatsızlık duyduğunu hiçbir fiziksel temasa girmeden anlatıp odasından ayrılıyor. Akabinde, hiçbir fiziksel arbede yaşanmamasına ve kişi sadece yaşadığı ayrımcılığa dair şikayetini dile getirmesine rağmen, hekim beyaz kod sinyali vererek polis ve güvenliği olaya dahil ediyor. Polis tarafından karakola götürülen kişi, HIV statüsü nedeniyle karakola dahi alınmadan ifadesi bahçede alınmak isteniyor.

ÖZEL HAYATA SAYGIDAN TEDAVİY ERİŞİME İHLALLER SİLSİLESİ 

Bir diğer vakada, kişi HIV’e dair takibinin yapıldığı hastanede kendisiyle süreci yürüten enfeksiyon uzmanının kaba ve ayrımcı tavırları yüzünden tedaviye erişimde zorluk yaşıyor ve bu yüzden hastane değiştirmek zorunda kalıyor. Ya da kişi yeni tanı aldığı evrede enfeksiyon hekimi tarafından “HIV’in bulaş yollarını biliyorsun da neden kondom kullanmadın, uzun yaşarsın ama belli de olmaz” gibi sözlerle ayrımcılığa maruz bırakılıyor.

“Bu alanda en bilgili ve alana hakim olması gereken kişilerden çok fazla ihlal geliyor” diyor Demir, “Hem özel hayata saygı anlamında… Hem tedaviye erişim hakkı, mahremiyet hakkı, hasta hakları yönetmeliğinde düzenlenen bir sürü hakkı kapsayan bir ihlaller silsilesi maalesef.” 

Raporun sonuç bölümünde de “HIV söz konusu olduğunda, sağlık personelinin ve yardımcı personelin sağlığa erişim hakkı konusunda en belirleyici mevzuat olan ve ülkemizin de taraf olduğu Biyotıp Sözleşmesi’nin en temel kurallarını dahi uygulamaktan imtina ettiği ortaya çıkmıştır. Bu durum bize HIV hakkında en bilgili olması gereken meslek gruplarının dahi önyargılar nedeniyle ihlalin kaynağı olabildiğini göstermektedir” deniyor.   

HEKİMLERİN BİLE ÖNYARGISI BİLGİSİNİN ÖNÜNE GEÇEBİLİYOR

HIV‘in sadece bir sağlık meselesi değil, sosyal hayatın tamamını etkileyen bir mesele olduğunu belirten Demir, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Hekimler başta olmak üzere tüm sağlık personeline HIV’in etik boyutunun, insan hakları temelli yaklaşımın anlatıldığı bir eğitim verilmesi gerekiyor. Çünkü örneğin hekim laboratuvara kan testini yollarken –danışanın yanı sıra- 20 kişinin olduğu odada laboratuvarı arıyor, ‘Sana kan yolluyorum, HIV testi yapacaksın, ismi şu, üzerine de şu notu düştüm’ diyebiliyor. Bu hekim için çok rutin bir şey gibi görünüyor ama HIV damgalamanın o kadar yüksek olduğu bir alan ki, o odadaki 20 kişi danışanın adını duyuyor, HIV’e dair bütün önyargılar o danışana yöneliyor. HIV’in sosyal hayata etkilerinin ve etik olarak nasıl işlenmesi gerektiğinin anlatılması gerek ki bu mahremiyet korunabilsin ve hekimler bunu gerçekten anlayabilsin.” 

Raporda, HIV ile yaşayanlara dönük ayrımcılık ve damgalamanın en temel kaynağının önyargılar olduğu görülüyor. Bir hekim HIV’in bulaş yollarını bilmiyor olamaz ama yine de önyargısı bilgisinin önüne geçebiliyor. İşte HIV bu yüzden sadece bilimsel bilgiyle aşılabilecek değil, aynı zamanda toplumsal bir mesele. 

Türkiye’nin HIV’e yanıtının çok zayıf olduğunu, bu nedenle dünyada HIV tanımı alanların sayısı azalırken Türkiye’de arttığını söyleyen Demir şöyle diyor: “Bakanlık 5 yılda bir çıkardığı HIV Tanı ve Tedavi Rehberlerinde de HIV’deki artışa değinerek, ‘Bu artışın önüne geçmemizin yolu HIV’le yaşayanlara dönük ayrımcılık ve damgalamayı azaltmak. Böylece HIV ile yaşayanlar daha çok tedaviye erişim imkanı elde eder ve tanı alma oranı azalır’ diyor. Ama bir yandan da nerede ayrımcılık yaşandığına, bu insanların neden açılamadığına ve tedaviye erişemediğine dair bir bilgi sunmuyor.”