Said-i Nursi’yi ağır bir dille yalan-yanlış eleştirmenin popüler olduğu veya ivme kazandığı haftalardan geçiyoruz. Halbuki bilimsel olamıyorsak bile; milyonlarca seveni bulunan ve topluma rehberlik yapmak gibi önemli misyonlar üstlenmiş tarihî şahsiyetleri daha dikkatli, objektif olarak ele almak, en azından çarpıtmadan kamuoyuna oldukları gibi tanıtmak etik bir görevimiz olmalıdır.

1908 yılında Eşref Edib ve Ebu’l-ula el-Mardinî öncülüğünde Sırat-ı Müstakim adıyla İslâmcı bir düşünce ve siyaset dergisi kuruldu. Daha sonra uzun bir dönem Sebilürreşad adıyla yayın hayatına devam eden derginin önde gelen isimleri başta Mehmet Akif Ersoy ve Eşref Edib’tir. Ayrıca; İzmirli İsmail Hakkı, Said Halim Paşa, Babanzade Ahmed Naim, İsmail Fenni, Eşref Ahmet Kamil Miras, Hasan Basri Çantay, Ömer Rıza Doğrul, Ömer Nasuhi Bilmen, Ali Fuat Başgil, Yusuf Ziya Çağlı ve Yusuf Ziya Kösemen gibi dergide yazıları çıkan başka yazarlar da mevcuttu.

1925’te devlet zoruyla kapatılmadan önceki çoğu yazarıyla dostluğu bulunan Bediüzzaman’ın özellikle 1951 yılında peş peşe alıntılanan yazılarını istisna edersek dergiye özel yazdığı makalesi yoktur. Buna rağmen 1920 ve 1952 yıllarında Nursi’yi ilgilendiren iki yazının daha bu mecmuada çıkmış olması kimi araştırmacılar için derginin yazar kadrosunda isminin geçmesine sebep olmuştur. Yalnız bu algıyı pekiştiren iki yazı da kritik edilmeye muhtaçtır.

Bilindiği gibi; 16 Ocak 1919 yılında Paris'te başlayan Dünya Barış Konferansı'na 32 devlet katılmıştır. Şerif Paşa'nın başkanlığında konferansa katılan Kürd delegasyonu, Ermeni heyetini temsil eden Boghos Nubar Paşa ile İngilizlerin garantörlüğünde Kürdistan ve Ermenistan devletlerinin kurulması için bir mutabakata vardılar. Netice vermeyen bu mutabakat ayrıca ele alınmalıdır.

Şimdi iddia şu ki; Şerif Paşa’nın Ermenilerle yaptığı ittifak, İstanbul’da Molla Seîdê Kurdî (Nursi) önderliğindeki grup tarafından protesto edilmiş. Delil olarak da 17 Mart 1920’de Sebilürreşad Dergisi’nde çıkan Kürdler Ve İslâmiyet adında bir makale gösterilir. Bu yazıya göre güya Said-i Nursi, Paris Barış Konferansı’na katılan Kürd ve Ermeni delegasyonlarının aleyhindedir. Şimdi; söz konusu makalenin barındırdığı çelişkilere bakalım:

17 Mart 1920

4 Mart 1336, Sebilürreşad Dergisi, Sayı: 461

Kürdler ve İslâmiyet

“Ermenilerin maksadı, Kürtleri aldatmaktan başka bir şey olamaz.”

Kürtlük dâvâsı pek manasız bir iddiadır.” “Kürtleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler…”

Kürtlük namına söz söylemeye salâhiyettar olmayan beş-on kişi...”

“Bunlar da kimlerdir? … bir-iki kulüpte toplanan beş-on kişi!”

Kürtlük namına söz söyleyecek, ancak Meclis-i Mebusan-ı Osmaniye'deki mebuslar olabilir.”

Kürtlerin serbestiyet-i inkişafını düşünmek lâzım gelirse bunu Boğos Nubar’la Şerif Paşa değil, Devlet-i Âliye düşünür.”

“Şarkî Anadolu”

Dikkatle ele alındığında bu makalenin Bediüzzaman’a ait olmadığı anlaşılacaktır. Öncelikle; bir yerde Kürtlük davası pek manasız bir iddia olarak geçerken yazının başka bir yerinde Kürtlük namına söz söylenmeli ama bunu Osmanlı Meclisi’ndeki milletvekilleri yapmalıymış! Şerif Paşa da kimmiş! Bunlar, Kürdleri İslamiyet’ten koparacaklarmış dedikten sonra da beş-on kişi oldukları nazara veriliyor gibi…

Ta Hz. Ömer devrinden beri İslâmla şereflenip pek büyük fedakârlıklarla insanlığa hizmet etmiş ve dinine taassup derecesinde bağlı koca Kürd Kavmi’ni nasıl oldu da bin üçyüz yıl sonra beş-on kişi onları dininden edebilecek! Hem böyle saçma bir endişeyi ve buna bağlı olarak söz konusu sert çıkışı Bediüzzaman gibi derin bir âlime nasıl yakıştırır olduk! Birbirine zıt cümlelerle, belli ki siyasi saiklerin de etkisinde kaleme dökülmüş oldukça yüzeysel böyle bir yazı ve şahısları açıktan hırpalayan böyle bir üslup Bediüzzaman’a ait olamaz!

Eserlerinde nefret söylemlerine rastlanmayan Kurdî’nin Münazarat isimli eserinde Kürdlere dostluklarını tavsiye ettiği Ermeni Milleti’ni övdüğü de biliniyor. (Bu konu uzun bir makaleyi hak ediyor.)

Üslubuna aşina olanlarca bilinir ki Nursi, kitaplarında (hele hele 1920’de) Şarkî Anadolu gibi uyduruk tanımlamalara da tenezzül etmemiştir. O, her zaman Kürdler’in yaşadığı coğrafyayı Kürdistan olarak isimlendirmiştir. Kürdçü ve Kürdçülük gibi devrin realitesiyle çelişen kelimelere yer vermeyen Seîdê Kurdî, Türkçü ve Türkçülük kelimelerini ise eleştirel bir formda kullanmıştır. Allah’ın verdiği anadilinde eğitim hakkını bile kazanamamış Kürd kavminin istese bile ırkçılık yapamayacağını bilen Bediüzzaman, milliyetçilik tehlikesini bertaraf etmek için haklı olarak egemen Türk ve Arap milletlerini ikaz etmiştir.

Zaten böyle sakatlıklar içeren bir makaleyi Nursi’nin imzalamadığı da yazının sonuna bakmakla anlaşılacaktır.

Analiz edeceğimiz ikinci yazı, 1952 yılında yine meşhur Sebiliürreşad Dergisi’nde çıkan uzunca bir röportajdır. Bu röportajı derginin baş emektarı Eşref Edib Fergan, bizzat Bediüzzaman’la İstanbul’da gerçekleştirmiştir. Sorun; bu önemli röportajın dergide yayımlanmasından sonra Bediüzzaman’ın Büyük Tarihçe-i Hayat isimli eserine aktarılırken tahrifata uğramış olmasıdır. İşte o röportajda geçen ilgili kısmın aslı:

"Cemiyetin, yalnız yirmi milyon Türk cemiyetinin değil, yüzlerce milyon bütün İslâm cemiyetinin imanı namına bir Said değil bin Said feda olsun!"

Bu anlam dolu fedakârane haykırış, daha sonra basılan çoğu eserde şu şekilde tahrife uğramıştır.

"Cemiyetin, 25 milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun!"

Yapılan tahrifatla yitirilen anlamı ve oluşturulan yanlış imajı izah etmeye gerek yok!

Asıl skandal ise; Sebilürreşad’ın 1952 yılına ait orijinaline ulaşmak pekala mümkünken hem Nur külliyatının basımıyla uğraşan 11 yayınevinden Tenvir, Zehra ve Envar Yayınevleri de orijinalini neşretmişken, çoğu neşriyatın bu tahrifatlı baskılarda hâlâ ısrarcı olmaları, nice internet sitesi, yazar ve akademisyenin de bu minvalde yapılmış tahrifatlar üzerinden Nursi’yi kamuoyunda yanlış olarak oku(t)maya devam etmeleridir!

Bediüzzaman’ın Kürd ve Kürdistanîlik kimliğini ısrarla sansürleyen bir mühendisliğin bununla yetinmeyip bu büyük iman ve adalet emektarını meydandaki bunca tahribatına rağmen hâlâ Türkçülük gibi bir virüsle buluşturmaya çalışması ise hem o değerli emeğe nankörlük hem de coğrafyamızda bir türlü kavuşamadığımız barış ortamına kast etmektir.