14 Ağustos AK Parti’nin 18. kuruluş yıldönümü idi. Hemen şunu ifada etmeliyim ki, 18. yılını kutlayan parti ile 18 yıl önce kurulan parti arasında siyaseten bakıldığında 180 derece fark var. Bu açıdan “bir” değil “birden çok”AK Parti’den söz etmek mümkün.

İçinden çıktığı kültürel kimliğe mesafe alarak bir merkez partisi olarak yola çıkan AK Parti, bugün Siyasal İslamcı kültürel kimlikle devlete eklemlenmiş bir partidir. Kuruluşu ve takip eden dönemde ne kadar çoğulcu ise son dönemi ise o kadar çoğunlukçu ve tekçi bir partidir

Bu büyük değişimin arkasında birden çok neden saymak mümkün. 2008’de açılan kapatma davası, Aralık 2010 sonunda başlayan Arap Baharının yanlış okuması, AB üyelik konusunda AB’nin siyasi iktidarı yeterince desteklememesi, 7 Şubat 2012’de MİT Krizi, 17/25 Aralık soruşturmaları ve 15 Temmuz Darbe girişimi gibi pek çok neden saymak mümkün.

Yukarıda saydıklarım içinde sanırım en önemli iki neden 2008’de açılan kapatma davası ve 2010 sonunda başlayan Arap Baharı’dır. Kapatma davasıyla devlete olan güven sarsıldı; Arap Baharı sonrası ise devlete eklenerek görülen bölgesel liderlik hayali bu dönüşümün esas belirleyicisi oldu.

DEĞİŞİMİN BAŞLANGICI

2008’de açılan kapatma davasının yarattığı travmanın ilk yansımasını iç politikada gördük. AK Parti’deki değişimin ilk işareti, 2010 Anayasa referandumu sonrasında yapılan 2011 seçiminde milletvekili listelerinde ortaya çıktı.

2010-2011 yılına kadar olan dönemde dış politikada proaktif ve komşularla sıfır sorun ilkesini sahiplenen, iç politikada demokratikleşmeden Kürt sorununa, Kıbrıs meselesinden azınlık haklarına kadar pek çok temel sorun karşısında attığı adımlarla siyasetin toplumsallaşmasında önemli katkı sundu. Nedeni ne olursa olsun ekonomide iyi bir dönem yaşadı Türkiye.

Bu dönem AK Parti’nin bir anlamda “merkez partisi” olma sürecidir.

2011’deki seçim için açıkladığı milletvekilliği listesi, partinin yeni rotasının ilk işareti oldu. Listede göze çarpan temel tercih, partinin 2007 seçiminde demokrasi ortak paydasında toplumun farklı kesimleri ile kurduğu koalisyonu devre dışı bırakarak, kendi kültürel kimliğini merkeze alan bir kimlik politikasını tercih etmesi var. Listede ikinci göze çarpan fark ise devletçi kimliği bilinen eski bürokratların siyasete girmesi oldu.

Bu tercih, AK Partili yetkililerinin 2011 sonrasında zaman zaman dile getirdikleri “toplumsal restorasyona” uygundu. Ancak sorun, bu restorasyonla hedeflenenin bir sonuç olarak değil bir başlangıç noktası olarak tasavvur edilmesi oldu. Yani devlet gücü kullanılarak tüm kamu ve kamusal alanının bu siyasal kimlik tercihine göre yukarıdan aşağıya dönüştürülmesine girişildi.

Bu politikanın en somut yansıması mikro alanda “değer” temelli tercihlerde oldu. Kadın, gençlik, kürtaj, doğum şekli, çocuk sayısı, kızlı-erkekli ev, eğitim gibi konularda partinin siyasal kimliğin tercihlerinin birer “doğru” gibi topluma empoze edilmeye başlandı.

Bu bir anlamda yüzde 50 oy alan partinin içindeki yüzde 10-15’in İslamcı siyasal tercihlerini tüm topluma yani yüzde 100’e empoze edilmesidir.

Bu bir anlamda toplumun AK Partilileştirilmesi hedefiydi. Buna uymayanların da kamusal alandan dışlandığı, öteki ilan edildiği bir sürecin başlangıcı oldu.

BÖLGE LİDERLİĞİ HAYALİ

İç politikadaki bu değişim kaçınılmaz olarak dış politikaya da yansıdı. Buna imkan veren gelişme ise 2010 sonunda Tunus’ta bir seyyar satıcının kendisini yakmasıyla başlayan Arap Baharı oldu. Tunus ardından Mısır ve Libya’da yaşanan değişim ve meydana çıkan tablo, en fazla AK Parti’yi etkiledi.

Oysa Arap Baharı, Arap Dünyası için demokrasi ile tanışması, Türkiye için de demokrasinin derinleştirilmesi için önemli bir fırsattı. Çünkü Türkiye, Arap Baharı’nda bir anlamada “model ülke” idi. Bu modelliğin dayanağı da Türkiye’nin demokrasi deneyimi, AB üyeliği hedefi, İslam-demokrasi uyumu ve laiklik idi. 

Ancak AK Parti burada da bilinçli bir tercih yaptı ve bu tercih, yanlış okumaya dayanıyordu. AK Parti, Recep Tayyip Erdoğan’ın Arap Baharı öncesinde Ortadoğu ve Arap Dünyası’nda gördüğü ilgiyi, gittiği başkentlerde toplanan kalabalıkları, Türkiye’deki demokratik başarıdan, Türkiye’nin model ülke olarak görülmesinden çok, partinin İslami kimliğine bağlama yanlışına düştü. Ve bu, AK Parti açısından önemli bir kırılma oldu. Bu tercihte, muhtemelen AB üyeliği sürecinde atılan olumlu adımlara, AB’den yeterince karşılık gelmemesinin etkisi olmuştur. Ki gerçek buydu.

AK Parti, Arap Baharı ile ortaya çıkan enerjiyi, demokratikleşmeyi derinleştirerek model olma gücünü pekiştirmek yerine, sahip olduğu İslami kimlik üzerinden kendine Ortadoğu’da İslam dünyasının liderliği misyonunu biçti. Bu açıkça siyasal İslam geleneğinin yeniden nüksetmesi ve mezhepsel bir kimlik üzerinden kurulmak istenin bölgesel bir iktidar arayışı oldu.

Bu hayal Suriye’de çöktü. O tarihten bu yana dış politikada hata devam ediyor. Ve yapılan tercihler kısa vadede sorun çıkarmamış gibi görünse de; orta ve uzun vadede Türkiye’nin aleyhinedir.

Elbette 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye başka bir yola girmiştir. İlan edilen OHAL ile başlayan süreç, anayasa referandumu ile hayata geçen yeni yönetim sistemi, siyasi iktidarın 2010 sonraki siyasal tercihlerinin sistem olarak meşruiyet kazanmasını sağladı.

Sonuç olarak gelinen noktada toplumsal talepleri kamusal alanda çözen bir siyasi partiden, toplumu kendi siyasal tercihlerine göre dönüştürme çalışan bir AK Parti ile karşı karşıyayız.

Bu tercihlerin sonu iç politikada kutuplaşma, dış politikada yalnızlık olarak tezahür ediyor.

Son olarak AK Parti, bugün kurumsal ve hukuk olarak bir siyasi parti olsa da, fiili olarak bir siyasal partiden söz etmek mümkün değildir. AK Parti bugün salt bürokratik bir kurum olarak varlığını sürdüren bi şirkettir.

AK Parti 18. yılında 1. yılında 180 derece ters yerde durmakta ve siyaset yapmaktadır. Bunun için de 1. yılındaki siyaseti anlayışının savunanalar yeni parti kurmaya hazırlanıyorlar.