Ocak 2016’da 1128 akademisyen “Bu suça ortak olmayacağız” başlığıyla bir bildiri yayınladı. İmzacı akademisyen sayısı ikinci bir çağrı ile 2 bini geçti.

Bildiri özet olarak 7 Haziran seçim sonuçlarının ardından 20 Temmuz 2015’de çözüm sürecinin bitirilmesi ve bölgede başlayan kent merkezlerinde ağır silahlarla operasyon yapılmasının yol açacağı sonuçlara dikkat çekip; yeniden barış sürecine dönülmesini talep ediyordu.

Burada şu parantezi açıp bir iki noktayı hatırlatıp, bir de soru soralım. 20 Temmuz 2015’de çözüm süreci neden bitirildi? Ceylanpınar’da iki polisin evinde öldürülmesiyle. Peki o polislerin öldürülmesiyle ilgili dava nasıl sonuçlandı? Çözüm sürecinin bitirilmesine yol açan bu olayda polisleri PKK mı öldürdü? Bu olayın arkasında kim/ler var?

Bütün bu soruların cevaplarına bakıldığında başka gerçekler göreceğimiz kesin.

Şu gerçek ki, bu olay bahane edilerek siyasi iktidar ve devlet bloku, zihnen çok önceden bitirdiği çözüm sürecini sona erdirdi.

BİR İMZAYLA DEĞİŞEN HAYATLAR

O bildiride imzacı olan akademisyenlerin hayatı geçen 3.5 yıl içinde çok değişti.

İmzacı akademisyenlerinin üçte ikisine yakını ihraç edildi, neredeyse hepsi hakkında ceza davası açıldı, bazıları tutuklandı, cezaevinde kaldı. Ki bir akademisyen (Doç. Dr. Tuna Altınel) hâlâ cezaevinde.

Ömürlerini bilime, gençlere, eğitime ve akademiye adayan insanlar imzacı oldukları için kriminalize edilerek, teröristlikte suçlandı.

Bir gecede çıkan KHK’larla işlerinden, aşlarından oldular. Yurt dışına çıkışları yasaklandı. Talimat aldıkları iddia edildi ve yargı süreci başladı. Sadece onlar değil aileleri, çocukları da mağdur edildi. Bir anlamda yaşarken ölüme mahkûm edildiler.

Açılan davaların bazıları sonuçlandı. 1 yıl 3 aydan başlayıp 3 yıla kadar farklı cezalar verildi. Bazı davalar istinaf mahkemesinde sonuçlanmayı bekliyor.

Sonuçta bu süreçte tüm akademisyenler ayakta kaldı. Onları ayakta tufan sadece meslektaşlarının ulusal ve uluslararası dayanışması değildi. Dayanışma, aynı zamanda barışa inanan binlerin, onbinlerin desteğiyle oldu. Olmaya devam ediyor, etmeli de.

DÜŞÜN AMA İFADE ETME

İmzacıların bir anda hayatını karartan bildiride ifade edilenler suç mu?

Elbette hayır.

O bildiride ifade edilenler sonuçta bir düşüncenin yazılı ifadesiydi. Şiddete çağrı, övgü yoktu, halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmiyordu. Barışı savunan bir bildiriydi.

Ama imzacılar, zamanın ruhuna uygun biçimde kriminalize edildi. Sistem dışına itildi. Yargı yoluyla sindirmeye çalışıldı. Bütün bunlar, düşünceden ve onun ifade edilmesinden korkan otoriter anlayışın bir yansımasıydı. Akademisyenlere yaşatılanları özetle; “düşün ama ifade etme” olarak değerlendirmek mümkün.

8-8’LİK İHLAL KARARI

Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi (AYM) imzacıların yaptığı başvuruları karara bağladı. Sonuç, akademisyenlere yönelik “hak ihlali” olduğu kararı verildi.

Karar 8-8’lik eşitlik durumunda, mahkeme başkanının “ihlal var” oyu ile gerçekleşti. Yani mahkeme başkanı “ihlal yok” yönünde oy kullanmış olsaydı, 8-8’lik eşitlik durumunda “hak ihlali” yok kararı çıkmış olacaktı.

O yüzden olsa gerek mahkeme başkanı Zühtü Arslan iktidara yakın medyanın, organik akademi ve sivil toplum kuruluşlarının hedefi oldu. Hem sert eleştirilerle hem de “sert” bildirilerle.

Ama benim merak ettiğim bu kararın sonuçları. Bu karar, akademisyenlerin bu 3.5 yıl içinde uğradıkları maddi ve manevi kayıpların ne kadarını telafi edecek?

Mesela atılanlar yeniden işe başlayabilecekler mi?

Maaşlarını alabilecekler mi?

İşe iade edilseler bile pasif göreve atanabilirler mi?

Bu tür soruların cevaplarını zaman içinde göreceğiz.

Dahası bugün Balıkesir’de imzacı akademisyenler mahkemeye çıkacaklar. Bu dava ve diğer davalar sona erecek mi?

Ama ne olursa olsun bu kararın en önemli tarafı, imzacıları kamuoyunda bir kere daha aklaması ve temize çıkarmasıdır.

Geç gelen adalet, adalet olmasa da yine de teselli.

KARAR BİR ESNEME Mİ?

AYM’nin bu kararı, bazı çevrelerde siyasi iktidar için bir esneme olarak okunuyor. Eğer bu teorik varsayım gerçek ise, yargının siyasi iktidarın tavrına göre karar aldığını da kabul etmiş oluruz ki, yargının bağımsız olmadığını da kabul etmiş oluruz.

Sadece bu karar değil, yeni yasama dönemine ertelenen yargı reformunda bazı küçük iyileşmelerin de söz konusu olduğu söyleniyor. Ama bunlar iktidarın, iktidarını siyaseten ve hukuken tartışmaya açmayacak sınırlar içinde kalacak rötuşlardan ileri gitmeyecektir.

Kısaca AYM kararı, siyasi iktidar blokunun bir yumuşama sürecine girip siyaseten normalleşmenin yolunu açmaya yetmez ve öyle bir işlevi de yok. Nitekim iktidarın organik tüm ortakları AYM Başkanı’nı hedef almakta gecikmedi.

Siyaseten bir normalleşme sürecinin başlaması, siyasi iktidarların siyaset yapma tarzı, siyasi dili ve üslubunda büyük bir değişim yapması ile mümkün ki, o da mevcut siyasi iklimde kolay değil.

Bunu temenni ve umut etsek de, gerçekleşmesi kısa vadede olası değil.