Dün gece haber geldi. Olmaz dedik. Sabah uyandık olmuştu.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı, Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk ve Van Büyükşehir Belediye Başkanı Bedia Özgökçe Ertan İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alındı.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne Diyarbakır Valisi Hasan Basri Güzeloğlu, Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne Mardin Valisi Mustafa Yaman, Van Büyükşehir Belediyesi’ne Van Valisi Mehmet Emin Bilmez başkan vekili olarak atandı.

Böylece valiler, aynı zamanda o ilin belediye başkanı olmuş oldu.

İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada gerekçe olarak ise; belediye başkanları hakkında süren soruşturmalar gösterildi.

Bir daha ifade edelim “sürmekte olan soruşturmalar”. Ortada henüz kesinleşmiş bir hukuk kararı olmadan, soruşturmanın varlığı, tek başına görevden almaya yetecek.

Elbette, hukuki gerekçe arandığında, gerektiğinde bırakın yasayı bir yönetmelik bile kullanılabilir. Olan bundan farklı değildir.

Diğer yandan olana şaşırmak da mümkün görünmüyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, bölgedeki belediyeleri kast ederek, HDP’lilerin seçilmesi durumunda gerekirse seçimden kayyum atanabileceğini söylememiş miydi?

Hatta AK Partililer, Mardin Belediye Başkanı seçilen Ahmet Türk’ün yaşını gerekçe göstererek mazbata verilmemesini talep etmemişler miydi?

Bazı belediye başkanları seçildikleri halde KHK’lı oldukları için mazbatalarını alamamışlardı.

Velhasıl öğrenmiş olduk ki seçimler, bölgede bir demokrasi gösterisinden başka bir şey değilmiş.

 

HEDEF YİNE HDP Mİ?

Kayyum atanmasını daha ilginç kılan ise son haftalardaki gelişmeler.

Suriye’de güvenli bölge tartışmalarıyla birlikte Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılması. Aile ve avukatlarının düzenli ziyaretleri. Yeni bir çatışmasızlık ve açılım sürecinin başlayabileceğinin konuşulması. Öcalan’ın avukatlar aracılığıyla yeniden “bir bilen” rolüne sokulması.

PKK’dan gelen “Öcalan’ın çağrıları bizim için önemlidir” mealindeki açıklamalar.

Bunu 23 Haziran seçimleri öncesi, Öcalan’ın “HDP İstanbul seçimlerinde tarafsız kalsın” çağrısını da ekleyebilirsiniz.

İnsan şu soruları sormadan edemiyor: Ne oluyor? Kim, kiminle işbirliği yapıyor? Kim, kimi hedef alıyor?

Belediye başkanlarının görevden alınması bu süreçle ilgili midir?

Bu soruyu sorma nedenim, Devletin yol vermesiyle Öcalan-PKK söylem birliğinin öne çıktığı her durumum, Kürt siyaseti hareketinin yani BDP-HDP’ninaleyhine işlemiş olmasıdır.

Bunun en somut örneğini 2013 başında başlayan çözüm sürecinde gördük.

Çünkü çözüm süreci esas olarak, iki liderin (Erdoğan-Öcalan) güçlü iradelerine bırakılmış ve her şeyi bu iki güçlü iradenin çözeceğine inanılmıştı. O dönem BDP, Devlet ve PKK arasında kurye görevini üstlenmek durumunda kalmıştır. Ki o dönemim kimi siyasi aktörleri (Selahattin Demirtaş, İdris Baluken, Sırrı Süreyya Önder)cezaevindedirler. Salt iki liderin inisiyatifine bırakılan süreçten, toplum yararının çıkmayacağını görmek için fazla beklemeye gerek kalmamıştı.

Çözüm süreci toplumsallaşmadığı gibi sonrası ağır bir travma yaramıştır. Bugün Suriye’deki Kürt varlığından duyulan rahatsızlık hala o travmanın sonucudur.

Çözüm süreci yerini “Kürt sorunu yoktur”a bırakmış ve Kürt sorunu sınır ötesindeki Kürtlerin varlığından duyulan alerjiye indirgeniştir.

 

KÜRT SORUNU AYRI, ÇÖZÜM SÜRECİ AYRI

Oysa şu gerçeği bir kez daha görmek gerek. O da Kürt sorunu ayrı çözüm süreci ayrı olduğu gerçeğidir.

Burada Kürt sorunu ana dilden kültüre, Kürt kimliğinin kabulünden Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri içine alan eşit vatandaşlık sorunu olarak tanımlayabileceğimiz bütündür. Bu aynı zamanda demokratikleşme sorunudur. Demokrasinin geliştirilip, derinleştirilmesi ile çözülecektir.

Çözüm süreci ise, PKK'nın sınır dışına çekilmesi, silah bırakması ve silah bırakanlardan dönmek isteyenlerin ve dönebilecek koşullarda olanların Türkiye'ye dönüşlerinin yolunun açılmasıdır. Çözüm süreci, bunları sağlayacak yasal düzenleme ve sosyal entegrasyon süreçlerinin hayata geçirilmesidir.

Türkiye’nin demokrasiden uzaklaştığı ölçüde Kürt sorununu yok sayması tesadüfü değildir. Çünkü Kürt sorununun çözecek olan demokrasinin varlığı ve derinleşmesidir.

Bugün olmayan budur. O yüzden Öcalan-PKK yeniden sahaya sürülse de, yeni bir çözüm sürecinin başlaması mümkün değildir.

 

BELEDİYE BAŞKANLARI KURBAN MI?

Belediye başkanlarının görevden alınmaları Devlet-iktidar bloku Öcalan ve PKK üzerinden yeni süreci zorlamak için attıkları bir ilk adım olabilir. Böyle bir ilk adımla başlayacak süreç, Türkiye’deki Kürtlerin, Kürt siyasi hareketinin kazanması olmayacak yeni bir zaman kaybı olacaktır.

Çünkü Türkiye demokrasiden her gün uzaklaşıyor ve demokrasinin olmadığı yerde Kürt sorunun çözümü, çözüm sürecinin ivme kazanması olası değildir. Hele sandıktan çıkan halk iradesini yok sayarak, Kürt sorunu hiç çözülemez. Çünkü bu Kürt halkını ve iradesini yok saymaktır.

Eğer bir süreç başlatılmak isteniyorsa bunun yolu toplumsal barıştan geçer. Kürt siyasi hareketinin ötekileştirilmediği ve siyasi özne olarak sürecin içinde olduğu şeffaf ve Meclis’te yürüyen bir sürecin başarı şansı olabilir. Devletle Öcalan’ın anlaştığı değil.

 

İMAMOĞLU’NA GÖZDAĞI MI?

Son olarak önemli gördüğüm ve yukarıda ifade etmeye çalıştığım ayrıntıyı bir kez daha ifade edeyim. Diyarbakır, Van ve Mardin Belediye Başkanları haklarında yürütülen “soruşturmalar” nedeniyle görevlerinden alındılar. Ortada görevden alınmalarını gerektirecek bir hukuki yargı kararı yok.

Bunun Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’na da verilmiş bir mesaj olduğunu söylemeden bitirmeyelim yazıyı.

Eğer kayyum atanmasına güçlü bir toplumsal tepki verilmezse, olmaz dediğimiz başka kayyumların atanması sürpriz olmaz.