Maç, tam da Galatasaray'ın 115'inci yaşgününü kutladığı güne denk geldi. 

Başlama vuruşuyla birlikte, "Acaba Ekim ayının ilk günü iki takım ne ekecek, doksan dakika sonunda ne biçecek" diye düşünürken, İskoçlar tam 12 dakika Galatasaray kalesini ablukaya aldı. 

Bunda elbette Fatih beylerin futbolcularına verdiği taktiğin rolü büyüktü. 

Anlaşılan o ki, "Bırakın oynamaktan yorgun düşsünler, sonra yapacağımızı yaparız" demişti. 

Demek ki, bu anlayışın çoktan çağdışı kaldığından zatıalilerinin haberi yok... 

***

Gerçi bizim dama at, "Kur farkı beni ilgilendirmiyor" dese de, bu maçın iki cephesini de çoook ilgilendirdiği, hepinizin malumu.

Zurna değil bu; maçı yazarken, galip gelecek kulübün kasasına girecek para 54 milyon küsur liraydı (6 milyon euro) ama sabaha kadar nereye varacağını kestirmek mümkün değil. 

***

Özdemir İnce ustam, 2000 yılında Hürriyet'te yayımlanan dizi yazısında, Galatasaray'ı "zümrüd-ü anka"ya benzetmişti. Ne tesadüftür ki, İskoçya basını da Rangers'a, aynı kuşun ingilizce karşılığı olan, yani karanlık günlerin ardından küllerinden yeniden doğan "phoenix" sıfatını yakıştırıyordu... 

Golsüz ilk yarının ardından, ikinci 45'in ilk dakikalarında gelen iki golle, Avrupa semalarında süzülmeye heveslenen bizim kuş, kolu-kanadı kırılarak, pat diye santraya düştü.

Oyuna iki farktan sonra giren Ömer'in korner atışına Marcao'nun kafa golü enfesti ama neye yarar... 

***

Peki Galatasaray finallere nasıl kalabilirdi? 

Tek ihtimal vardı:

Dikine oynamak. 

Yan ya da geri paslarla vakit öldürüp, rakibin tek hatasında tek gol atarak galip gelebilirsiniz. 

İyi de, nereye kadar?