Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da adalete ve bağımsız yargıya bir hayli doyduk (!) Önce Tahir Elçi cinayetine ilişkin davanın ilk duruşması görüldü. Beş yıl sonra başlayan ‘yargılama’nın ilk duruşmasında çeşitli usul kuralları ihlal edilirken, katılan vekillerinin reddi hâkim talebi dahil bazı talepleri kabul edilmedi. Bir PKK militanının da sanık olarak yer aldığı davadan iyi bir yargılamanın da iyi bir kararın da çıkmayacağı şimdiden belli.

Arkasından bir başka davada, Kemal Kurkut’u vurduğu ortada olan polisin beraatına karar verildi. Kameralar önünde gerçekleşen bir cinayete ilişkin davada taksirle insan öldürmekten dahi bir ceza veril(e)medi.

Benzer cinayetlerde verilen yüzlerce başka kararın da gösterdiği üzere bu coğrafyada öldürülen bir baro başkanı da yasal bir kutlamaya katılan bir genç de olsa muhalif Kürtlerin canını almak serbestti. Bir güvenlik görevlisi, bir polis, diyelim ki kaza ile bir muhalif Kürdü öldürmüş olsa bile o memura ceza verilmeyecekti. Bu adeta yazılı olmayan bir kanundu.

Bu coğrafyada ölen için de arkasından hak mücadelesi veren için de adalet yok. Bu şekilde hayatına son verilen, işkencelere maruz bırakılan, düşüncesini açıkladığı için yargılanan insanların da talan edilen doğanın, tarihin, kültürün, tehdit altındaki halk sağlığının da yanında olan; savaşa ise karşı olan hak savunucuları için de hayat hiç kolay değil.

Diyarbakır Barosu’nun önceki başkanına ve yönetim kurulu üyelerine açılan davanın da ilk duruşması görüldü geçtiğimiz günlerde. 1915’te Ermenilerin yaşadığı soykırıma, soykırım dedikleri için, Kürdistan’a Kürdistan dedikleri için, SİHA’lar masum sivil yurttaşların canını almasın dedikleri için yargılanıyorlar. Yani Anayasanın 25. ve 26. maddeleri tarafından onlara ve herkese tanınan ifade hürriyetini kullandıkları, ayrıca Avukatlık Kanunu’nun 76. Maddesi ile kendilerine tanınan ‘hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak’ yetki ve görevini ifa ettikleri için. Yani sizin, benim, hepimizin hakkını savundukları için.

Duruşmada doğrusu kimin kimi yargıladığı belli değildi. Söz alan ‘sanık’ avukatlar davaya konu olan bütün açıklamalarına sahip çıkarken, mahkeme heyetine tarih ve hukuk dersi verdiler. Oldukça saçma ama aynı zamanda konjonktürel olan bu yargılamaya Şubat ayında devam edilecek.

Bütün bunlardan hemen sonra bir sabah arkadaşlarımızın evlerinin basıldığını ve gözaltına alındıklarını duyduk. 32 avukat hakkında arama, el koyma ve inceleme kararı verilmiş. Bütün günlerini bürolarında, emniyette ve adliyelerde geçiren avukatları ifade vermek için davet etmek mümkün ve gerekli olan yöntemken, sabahın 5’inde, 6’sında avukatların evlerinin aranması oldukça keyfi ve baskı kurmak, yıldırmak amaçlı bir uygulama olduğu bariz. O sabah 26 avukat gözaltına alındı. Bunlardan 24’ü aynı günün gecesi serbest bırakıldılar. Kalan 2 kişi ise daha sonra. Meğer, Demokratik Toplum Kongresi’nde (DTK) yapılan bir aramada bulunan bir listede bu arkadaşlarımızın adı varmış. Seçimlerde görev almış ya da görevlendirme yapmış bu arkadaşlarımız. Yani seçimlerin adil, şeffaf ve demokratik bir şekilde gerçekleşmesi için yapmaları gerekeni yaptıkları için gözaltına alınmışlar. Arkadaşlarımızdan birisinin de meğer delege/isim kartı bulunmuş DTK ofisinde. Bugüne kadar DTK’nın hiçbir etkinliğine katılmamış olan arkadaşımız için belli ki bir etkinliğe davet varmış ve tüm davetliler gibi onun için de isim kartı hazırlanmış. Hepsi bu.

O sabah 70 civarında da çeşitli mesleklerden hak savunucusu gözaltına alındı. Onlar da DTK’nın faaliyetlerine katılmakla suçlanıyorlardı. Hani ofisi hâlâ açık olan, eş başkanları ve delegeleri olan, faaliyetlerine devam eden DTK’nın. Birkaç yıl öncesine kadar iktidar tarafından da genel olarak ve Kürt sorununun çözümü konusunda muhatap alınan, mesela yeni anayasa hazırlama çalışmalarına katkıda bulunmak üzere Meclis’e davet edilen, iktidar partisine mensup milletvekillerinin de etkinliklerine zaman zaman katıldığı, dönemin Başbakanı Erdoğan’ı Diyarbakır’da karşılayan protokolde eş başkanına yer verilen DTK’nın. İlginç değil mi? Bir vakitler tamamen meşru görülen bir yapıyla ilişkilenmek iddiasıyla suçlanıyor insanlar. Bunun hukuka aykırı olduğu apaçık ortada. Üstelik daha kötüsü, suçlanan insanların çoğu DTK ile herhangi bir şekilde ilişkilenmemişler bile. Bunu bilmiyor olabilir mi soruşturmayı yürüten emniyet görevlileri? Biliyorlar elbette…

45 hak savunucusu ve 1 avukat, 4 günlük gözaltı süresinden sonra adliyeye sevk edildiler. 13’ü hakkında tutuklama talebi vardı. Ve sonuçta 5 kişi hakkında tutuklama kararı verildi. Bu kişilerden biri sivil toplum camiasının yakından tanıdığı Dr. Şeyhmus Gökalp’tı.

Şeyhmus Hoca yalnızca Diyarbakır’da değil, memleketin tamamında tıp ve sivil toplum camiasında tanınan, sevilen bir isim. Daha önce Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi üyesiydi. Bir süredir de TBB Yüksek Onur Kurulu’nun üyesi. Yani, ülkedeki tıp doktorları ve meslek etiği konusunda bir söz söyleyen, denetim yapan en yüksek merciinin. Böyle bir mercide yer alabilmek için de haliyle meslek etiğine bağlı olarak çalışan, saygın bir doktor olmanız ve bunun geniş bir kesim tarafından kabul görmesi gerekiyor.

Bakalım, böyle saygın bir doktor olan Şeyhmus Hoca neyle suçlanmış. DTK’da delege/isim kartı bulundu demişler. Avukat arkadaşımız gibi o da muhtemelen bir etkinlik için önerildiği için kendisi için bir isim kartı hazırlanmış ama hocamız herhangi bir toplantıya katılmamış. Bir de Şebnem Hoca’nın tabiriyle ‘kullanışlı bir yalancı tanığın’ ifadesine göre Şeyhmus Hoca bir özel hastanede örgüt üyelerini tedavi etmiş. Kullanışlı yalancı tanık oldukça tanıdık. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin Eş Başkanı Selçuk Mızraklı’nın davasında yalan beyanda bulunan itirafçı tanık. Selçuk Mızraklı hakkında olduğu gibi, Şeyhmus Hoca hakkında da yalan beyanlarda bulunuyor. Tanığın söz konusu hastanede çalıştığı dönemde, yani 2011 yılında, Şeyhmus Hoca orada çalışmıyor bile. O yıl, uzun yıllardır olduğu gibi, iş yeri hekimliği yapıyordu Şeyhmus Hoca. Avukatları bu durumu belgelerle ortaya koydular, tanık beyanını çürüttüler. DTK etkinliğine katıldığına dair tek bir delil de yoktu dosyada. Ama buna rağmen tutuklandı Şeyhmus Hoca.

İşin aslını konuşalım. İyi bir doktor ve sivil toplumcu Şeyhmus Gökalp. Daha önce de TTB Merkez Konseyi üyesiyken, “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” dediği için yargılandı; halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmekten ceza aldı. İstinaf başvurusu yapıldı ancak henüz karar açıklanmadı.

Şeyhmus Hoca’nın hedef haline gelmesinin nedeni yalnızca şahsi özellikleri ve geçmişi değil elbette. Tıpkı barolar gibi TTB’nin de iktidar tarafından epey rahatsız edici bir kurum olarak görüldüğü; iktidarın ortağı Bahçeli’nin açıkça “TTB kapatılmalıdır” diye çağrı yaptığı bir dönemdeyiz. Muhtemelen pandemi ile mücadele edildiği için henüz TTB’nin kapatılmasına ya da yöneticilerine yönelik büyük bir operasyon yürütmeye teşebbüs edemiyorlar ama işte böyle Şeyhmus Hoca üzerinden tüm doktorlara, tüm hak savunucularına, tüm sivil toplumculara gözdağı vermeye çalışıyorlar. Hem de reformdan filan bahsettikleri bir dönemde.

Gözdağı vermeyi başarıyorlar mı? Bugüne kadar bunu başaramadıkları ortada. Değil mi?