Bu yazı bir süre önce yazılmış olacaktı aslında. Çünkü ne yaşıyorsa, ne hissediyorsa insan, hangi kelimeler birikiyorsa zihninde onları yazıyor genel olarak. Ben öyle yapıyorum en azından. Benim zihnimde de hasta veya sağlıklı olmaya, yaşlılık korkusuna, iyiliğin ve sevginin dünyada olmayı katlanılır kılan temel şeyler olmasına dair kelimeler akıvermek üzereydi kalemimden. Ama yazmaya az biraz mecal bulduğumda memlekette yine öyle feci şeyler oldu ki, gerilere kaçıverdi zihnimde ne varsa. Bana, kendi kişisel kaygılarıma, hesaplaşmalarıma dair en ufak bir düşünce dahi hicap duymama sebep oldu. 

Memlekette dehşet verici şeyler oluyorken, umuttan değil de inattan bu memlekette yaşıyor ve hak mücadelesi veriyorken, insanın kendine odaklanması, haftalarca sadece kendini iyi hissetmek ve iyileşmek için bir şeyler yapması, yani kendini çok önemsemesi, insanda bir kafa karışıklığına, bir garipliğe sebep oluyor. Evet, haftalarca sadece kendimi iyi hissetmek için çaba harcamak zorunda kaldım çünkü covid belası beni de buldu. Covid’in, yüksek ateş dışında bugüne kadar tespit edilmiş hemen her semptomunu farklı dönemlerde yaşadım. Ağrılar, öksürük, nefes alma güçlüğü, ishal, tat, koku kaybı filan yetmezmiş gibi ilaçların yan etkisi, tedavinin yol açtığı enfeksiyonun tedavisi için verilen antibiyotikler, antibiyotiklerin yol açtığı başka bir rahatsızlık için halen sürmekte olan başka bir tedavi, tam esas hastalık bitti derken ellerle ayaklar tutmaz hale gelmesi, yani bir türlü normal hayata dönememe hali…

Bir ay önce bugün covid olduğumu öğrendim. Şükür, hastanelik olmadım. Sağlık Bakanı’na göre hastaneye yatırılmam gerekmediği için sanırım vakaydım ben sadece. İlginç bir deneyim oldu benim için vaka olmak. Hayatımda ilk defa iki hafta hiç çalışamadım. Doğrusu, o iki haftada ne yaptığımı pek hatırlamıyorum. Pek bir şey yapmadım ama devletin sorunlu sağlık sistemini de, kendimi de, ailemi de, dostlarımı da daha yakından tanımış, neyi istediğimi de neyden korktuğumu da daha iyi anlamış oldum. Kahvenin kırk yıl hatırı varsa kapınıza konulan yemeğin, market alışverişinin 40 bin yıl hatırı olduğunu fark ediyorsunuz mesela. Formalite icabı sizi bir iki kere arayanların yanında, ailenizin, dostlarınızın, hatta bazen beklemediğiniz arkadaşlarınızın bile her gün sizi aradıklarını, sizin için bir şeyler yapmaya çalışan insanlar olduğunu görüyorsunuz. Londra ve İstanbul gibi metropollerden sonra memleketinizde yaşamanın, aileye ve eski dostlara yakın olmanın, nispeten küçük bir şehirde, başka bir kültürde, yaşamanın nasıl güzel bir şey olduğunu derinlerinizde hissediyorsunuz. Sevmenin, sevilmenin, ihtiyaç duyduğunuzda yardımınıza koşan, kapınızda hemen beliren insanlar olmasının, size hemen her gün bir kap yemek getirmeyi ihmal etmeyen bir komşunuz bile olmasının bu dünyada olmayı bırakın bu ülkede olmanın tesellisi olduğunu hatırlamış oluyorsunuz. Sevmeyi ve dayanışmayı çıkarırsanız hayatta ne kalır ki geriye diye bir daha düşünüyor; iyileşince daha çok sevmenin, daha çok dayanışmanın ve mücadele etmenin hayalini kuruyorsunuz. 

Hastayken sadece güzel ve olumlu şeyler hissetmiyorsunuz tabii ki. Yalnız kalmaktan, hastalanmaktan, yaşlanmaktan, elden ayaktan düşmekten, insanların yardımı olmadan yaşamı sürdürmenin imkânsız hale gelmesinden ve bütün bunlara rağmen yaşamaya devam etmeye mecbur kalmaktan duyduğunuz korkular suların derinliklerinden çıkıp yüzeye çıkıyor bir anda. Yani ölümden değil de fazla yaşamaktan korkabiliyorsunuz. Hele bu duygular içindeyken karşınıza yaşlılıkla ilgili bir dizi çıkıyorsa, bunun evrenin bir oyunu olduğunu da düşünebiliyorsunuz. Michael Douglas ve Alan Arkin’in oyunculuklarıyla döktürdükleri ‘The Kominski Method’ isimli dizinin karşınıza çıkmasının tesadüf olmadığına inanabiliyorsunuz. 70 ve 80’li yaşlarda iki dostun, iki erkeğin hayatını konu alan dizi bazı korkularınızı tetiklerden; bir yandan sizi eğlendirirken bir yandan da ‘o kadar da kötü değil, yaşlıyken de hayat devam ediyor ve güzel şeyler oluyor’ diye düşündürebiliyor. 

Yalnız ya da sağlıksız biri olarak fazla uzun yaşama korkusu ile baş etmeyi tam olarak başaramasanız da bu korkunun farkındalığıyla bazı kararlar almanız gerektiğini görüyorsunuz. Ve bir de bakıyorsunuz ki daha önce almış olduğunuz başka bir önemli kararın yıldönümü gelmiş çatmış. 

Bu aralar Diyarbakır’a dönme kararı alışımın, yani memlekete dönüşümün ikinci yılı. Diyarbakır’a taşındığımda meramımı anlatamadım bazı insanlara. Nerede yaşarsam yaşayım, bulunduğum yerde ne kadar mutlu olursam olayım göçmen olma duygusundan kurtulamadığımı, ailemi, hele yeğenlerimi, bazı dostlarımı çok ama çok özlediğimi, çocukluğumun geçtiği sokaklarda yürürken duyduğum mutluluğu, daha küçük, daha sıcak, daha kolay, daha ‘benim’ olan bir yerde bir süre olsa bile yaşama, ama en önemlisi biraz da kendi memleketimde hak ve hukuk mücadelesi verme ihtiyacı duyduğumu, kendimi buna borçlu hissettiğimi pek anlatamadım. Garip bir şekilde en çok da bazı avukatlar, yani meslektaşlarım sorguladılar Diyarbakır’a dönüşümü. Planı, hesabı ne, neden dönmüş diyen çok olmuş; bir hak savunucusu daha çoğaldık, ne güzel demek varken. Nasılsın, alıştın mı, bir şeye ihtiyacın var mı diye sormak varken. 

İnsanların bu kadar politikleştiği bir şehirde, bu özelliğin insanları geliştirdiği, dönüştürdüğü kadar kuşkucu da yaptığını, niyet okumanın epey yaygın olduğunu, gönüllü olarak insan hakları mücadelesi vermenin dahi o kadar kolay olmadığını görmüş oldum. Hayatımda en az çalıştığım, en az ürettiğim, en çok sağlık sorunu yaşadığım, kendimi en umutsuz hissettiğim 1,5 yılı burada geçirdim. Yaz gelince başka bir şehre taşınabilirim derken pandemi başladı, eve hapsoldum. İnsanlarla temasım en aza inmişken daha çok çalışmaya, kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Diyarbakır’a ancak o zaman yerleşmeye başladım. Tablolarımı o zaman astım, balkona o zaman çiçekler koydum. Burada yaşamaya devam edeceğime karar verdikten sonra da covid oldum. Evrenin bana bunu yaşatmasının, bu zamanlamanın da bir sebebi olmalıydı elbette; zira olmam gereken yerde olduğumu daha önce hiç bu kadar hissetmemiştim. 

Bazı şikâyetlerim devam ediyor ama sonunda klavye kullanacak, yazı yazacak mecali bulabildim. Yazmaya da kavgaya da kaldığımız yerden devam. Tabii ki Diyarbakır’dan…