Elias Cenetti, İnsanın Taşrası’nda şöyle bir cümle kurar. “Bildiğimi sandığım pek çok şeyi unuttum, bir zamanlar benim için güneşin ışığı kadar aydınlık olan pek çok şey konusunda şimdi çaresizim.” Bir zamanlar bizim için güneş olan, evlerimizin içini aydınlatan, ruhumuza ışık olan, kalbimize kan pompalayan değerlerimiz ne çoktu. Her biri bir dünyayı, bir rengi, bir sesi getirirdi evlerimize. Bizden biriydiler. Yaşadıklarından, yaptıklarından habersiz, evimize giren o tatlı dokunuşlarıyla tanırdık onları. Öyle kabul görürlerdi gönül bahçemizde.

Her dönemin ziyaretçisi farklı olurdu. Günlüğümüzün sayfaları çoğaldıkça, bazı şeyler o sararan sayfalarla aynı renklere bürünüyor ve bir süre sonra da unutuluyordu. Zaman akıyordu, zaman geçiyordu. Yeni yüzler, yeni dostlar, yeni insanlarla buluşuyordu evlerimiz. Tam da Canetti’nin dediği durumlar tekrarlanıyordu hanelerimizde. Sayfalar daha çok sarardıkça çaresizliğimiz artıyordu. Çünkü o konuklar birer birer kendi dünyalarına çekiliyor, kimse de onların neler yaptıklarını, neler yaşadıklarını bilmiyordu.

Çocukluk yıllarıma gidiyorum. Evimizde Ayşe Şan, Mahzuni Şerif, Yüksel Özkasap, Mahmut Erdal, Hakkı Bulut, Zeki Müren ve Kerbela Ağıtları’yla dolu bir dünya plak vardı. Hele Mahzuni ve Ayşe Şan’ın girmediği ev yok gibiydi mahallemizde. Kasetler dönemi başladığında ise Ayşe Şan belki bir adım öne geçmişti. Ayşe Şan, özellikle 70’li yılların sonunda evlere güneş ışığı gibi girmiş, odaları aydınlatıp gitmişti. Benim o dönemlerden anımsadığım çokça dinlenen üç türküsü vardı. Lorke, Siverek Yollarında ve Sallana Sallana...

Yakında Totem Yayınları’ndan çıkacak olan Hosseın Kamaly’ın, İslam Tarihinde İz Bırakan 21 Kadın kitabının son halini kontrol ederken, orada Ümmü Gülsüm’ün de yer aldığını gördüm. Kitaptaki tanımı Doğu’nun Yıldızı’dır. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası çeşitli özel günlerde, anmalarda, düğünlerde şarkılar söyler ve kızına da erkek kıyafetleri giydirip şarkı söylemesi için yanında götürürmüş. Ümmü Gülsüm bölümünü okuduğumda birden aklıma Ayşe Şan gelmişti. Bir benzerlik vardı yaşamlarında. Ayşe Şan da dengbêj olan babasından öğrenmişti müziği. Ayşe Şan’ın müzik tutkusu kadın meclislerinde ilahiler söylemesiyle başlamış. Ümmü Gülsüm ise zengin kadınların malikânelerinde dini ve diğer şarkılarını icra etmiş. Belki de tüm benzerlik çocukluk yıllarındaki bu benzerliklerdir. Ancak ben Ümmü Gülsüm okurken Ayşe Şan’la bağlantı kurmuştum. Biri Arap müziğinin, diğeri Kürt müziğinin yıldızıydı. Biri baskılarla mücadele ede ede yoklukla boğuşmuş, diğeri uluslararası üne kavuşmuştu.

18 Aralık, Ayşe Şan’ın ölüm yıldönümüydü. Tam da benim Ümmü Gülsüm’ü anlatan sayfalardan Ayşe Şan’ı düşündüğüm günlerden birkaç gün sonrası. İyi ki sosyal medya var ve dengbêj geleneğini sürdürmüş bir değeri böylece anımsamış oluyorduk. Kendi dilinde şarkılar söylesin diye, doğduğu topraklardan kopmuş, Antep, İstanbul, Bağdat, Almanya’da acılarla dolu bir yaşam sürmüş, kadın olmanın zorluklarını yaşamış, evladını kaybetmiş, hakkını alamamış ve İzmir’e dönmüş bir sanatçıdan söz ediyorum. Öz yurdunda, ana dilinde şarkılar söylemek için sürgünü kendine yurt edinmiş büyük bir değeri konuşuyorum. Demir Özlü ve Ferit Edgü’nün mektuplaşmaları, Özyurdunda Yabancı Olmak ismiyle yayımlanmıştı. Aslında Ayşe Şan’ı anlatan tek cümle bu olsa gerek. Özyurdunda bir yabancı olmanın en sarsıcı hallerini yaşadı ömrü boyunca.

Ben Ayşe Şan’ı hep sürgünde bilirdim. İzmir’de yaşadığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Müslüm Yücel söylemişti. Yanlış anımsamıyorsam daha sonra da Özgür Gündem için gidip onunla konuşmuştu. Dengbêjlerle ilgili bir yazı olmalıydı. Belki de kadın dengbêjlerle ilgiliydi çalışması. O zaman şunu düşünmüştüm. Bir dönem türküleri herkesin dilinde olan ve büyük bir anlam ifade eden bir sanatçı, zaman içerisinde üretimden uzak kalınca evleri de terk ediyordu. Sadece terk etmekle kalmayıp, hafızalardan da siliniyordu. Kimse onun neler yaptığını bilmiyordu. Hangi darbeleri atlattığını ya da darbeler aldığını, hangi koşullarda, nerede yaşadığını merak etmiyordu. Oysa bir dönem evlerinin içinde şakıyan bir bülbüldü. Bir dilin temsilcisiydi. O dildeki birikimlerini aktarmak için bedel ödemeyi göze almış, doğduğu toprakları terk-i diyar etmişti. Bunlar kimse için anlam ifade etmiyordu. Unutma seanslarına giriyordu insanlar.

Anımsama zamanı ise sanatçının ölüm anında başlıyor ve sonrasında devam ediyor. Daha doğrusu ara verilen yaşam ölümle birlikte yeniden başlıyordu. Bir kez daha doğuyordu unutulan. Unutanlar ise onun ara verdiği yaşamına anlamlar yükleyerek, yeniden doğumunu gerçekleştiriyorlardı. Bir yandan da eskiye dönerek ve o kahredici yaşama ahlar çekerek bu doğumu kutsallaştırıyorlardı. Bir süre böyle devam eden hayıflanma ve kıymet bilme günleri yavaş yavaş eskiyordu yine. Biliniyorsa doğum günleri ve ölüm günlerinde yeniden anımsanıp, bir iki şarkısı, şiiri, romanı, öyküsü, filmi paylaşılıyor ve bu paylaşımlar ritüele dönüştürülerek devam ediyordu.

Ayşe Şan, sınırı bilinmeyen bir yaşamda kendine bir rol biçti ve baba yadigarı mesleği aşk ile yaptı. Dengbêj oldu, türküler söyledi. Baskılar, zorluklar onu yıldırmadı ve çok sevdiği, çocukluğunda kulağını çınlatan dille, Kürtçeyle yol arkadaşlığına düştü. “Bir dengbêj babamın klamlarını yanlış söylediğinde çok üzülüyor ve ağlıyordum. Babam sesini hiçbir plaka kayıt etmedi. Bu nedenle, babamın hasretini ben yaşatmalıyım, dedim.”

Bir idealin, bir tutkunun inatla ardına düşmeyi yaşam olarak okumak mümkün. Çoğu insanın payına ne yazık ki acı düşüyor, çile düşüyor. Ayşe Şan tüm güzel işlerine rağmen çileyi yaşayanlardan. Madem Elias Canetti ile başladım. Yine onunla bitireyim. “Tüm ölenler, gelecekteki bir dünya dininin çilecileridir.” Çile çekenin yakasını ölümden sonrası da bırakmıyor. Ben değil Canetti söylüyor.