Hafta sonu bir türlü yerleşemediğim çalışma odamdaki kitaplığımla uğraşırken, Ahmet Oktay’ın Gizli Çekmece’sini çekip aldım ve kitapta altını çizdiğim yerlere yeniden göz atmaya başladım.  Seferis’ten bir dize de almış kitabına Oktay. “Buralarda bir yerde, arayıp durduğumuz.” Benim arayıp durduğum da aniden kitabın sayfalarında karşıma çıktı.

Kitabın bir yerinde askerlik anıları var. Sivas’ta er olarak askerliğini yapıyor Oktay. “Kemal’le (Çiftler) caddede turladığımız bir pazardı yine. On yıl sonra kitabı yayımlandığında birden ünlenecek Ahmed Arif’ten şiirler okuyordum. Birden yanımızda orta boylu bir er belirdi, şiirleri nerden bildiğimi, kim olduğumu sordu, kendini tanıttı: Orhan Suda. Adını duymamıştım, ama Ahmed Arif’i cezaevinden tanıdığını söyleyip başka adlar da verince içimdeki kaygı dağıldı. “Sakıncalı” erlerdendi Orhan. Sivas’a daha sonra bir başka sakıncalı er daha gelecekti: İstanbul’dan zaten dostum olan Fikret Hakan.”

Aradığımı bu paragrafın son cümlesinde bulmuştum işte. Fikret Hakan ismi beni yeniden kitaplığıma yöneltti. Kitaplığımda bir öykü ve iki şiir kitabı vardı. Öykülerini Bumin Gaffar olarak yayımlıyor o zamanlar. Fikret Hakan oluşu daha sonraları. Fikret Hakan edebiyattan sinemaya geçenlerden. Orhon Murat Arıburnu da öyle. Yılmaz Güney de. İhsan Yüce’nin Mazlum Çimen tarafından bestelenen şiiri var. Sinemanın edebiyatla değerli bir ilişkisi olmuştur her zaman. Filmlere uyarlanan çokça öykü, roman vardır. Kimi gayet başarılı, kimi de edebiyatın o tadını verememiştir. Ancak edebiyattan sinemaya oyuncu olarak geçen çok az insan vardır. Son dönemlerde ise Orhan Alkaya’yı görüyoruz. Belki Barış Pirhasan’ı da sayabiliriz yönetmen ve senarist kimliğiyle...

Fikret Hakan, Dolamayan Boşluklara Tutku isimli öyküsünde arkadaşı Ahmet Oktay’ın dizesini alıntılamıştır. “Kar düştü uzak geçtiğimiz yerlere/ Umut yıkılmış bellek darmadağın/ Namlusu sıcak bir silahtır aşkın/ Ne kadar yenik olursak olalım/ Yaralı şiirim hep seni söyler.” İki sevgilinin öyküsüdür. Bir ayrılık vaktinde söylenen sözler, ortak hüzünler... Yer yer şiirsel paragraflar var. Sorular, sorgulamalar. “Beni içtiklerim sarhoş etmedi, bunu biliyorsun. Dolamayan boşlukların sarhoş ettiğini biliyorsun.” Bu öykü beni eskilere götürdü. Şehirlerarası yolculuklarda otobüs ya da trenlerde sigara içilirdi. Yanındakilerle sohbet sigara ikramına kadar giderdi. “Çünkü yolculuklarda en çok sigaraya buyur ediyorlar. Hem hiç karşılık beklemeden.” Öyküleri oldukça başarılı. 1955-1956 yılları. Edebiyatın en coşkulu olduğu dönemler. Dönemin atmosferi var öykülerde.

Fikret Hakan’ın şair yanını es geçmemek gerekir. Şiire olan tutkusu Faruk Nafiz, Ahmet Haşim ve Nazım Hikmet’le 1943’lü yıllarda başlasa da ilk şiir kitabı olan İnce Müzikli Otobüsler 1983, toplu şiirleri de Siyah Işık adıyla 2008’de yayımlanır. Açıkçası, edebiyat dünyasıyla bu denli yoğun ilişkisi olmasına rağmen, Fikret Hakan’ın şiirlerinin neden bu denli gölgede kalmasını merak etmişimdir hep. Tadımlık bir dizesiyle merakımı devam ettiriyorum. “Her tarihsel ses/ Ne pahalı ödendi/ Halk olmak adına.”  

Yılmaz Güney de edebiyattan sinemaya geçenlerden. Yazdığı ilk öykü olan Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Denklemi’nde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle hakkında dava açılır ve mahkûm edilir. Mahpus yatar, sürgüne gönderilir. Yılmaz Güney sinemasına giden yolun başlangıcı bu gençlik öyküleridir. Ezilmiş insanın dünyasını yazar öykülerinde. Bireyden başlar. Belki de kendisinden başlamıştır. Sinemasındaki gibidir karakterler. Ya da öykülerindeki karakterler sinemasına konuk olmuştur.

Devrimci sinemaya geçişi ise zamanla olur. Hızla geçtiği sokaklarda durmuş, etrafına daha detaylı bakmaya başlamıştır artık. Oradaki ayrıntıyı merak etmiş, kaçırmamaya çalışmıştır onları. İlk zamanlarındaki ezik insan, çaresiz insan daha da bir bilinçlenmiş ve yolunu bulmuştur. Güney politikleştikçe, kahramanları da politikleşmiştir. Öykülerden sonra, sinema kariyeri başlar Güney’in. Bundan sonrası ise iç içedir. Romanı da dahil etmiştir sanatsal üretimine. Edebiyatı ve sinemayı buluşturur bir anlamda. Öyküsünde söylediği gibidir yapmak istediği. “Sesimi duyuyor musunuz? Size bu kentin kenar mahallelerinin birinden, unutulmuş bir insan bağırıyor. Ben bağırıyorum. Ben...”

Orhon Murat Arıburnu şair olanlardan. Epeyce bir edebiyat dergisinde göründükten sonra, o da sinemaya adım atar. Oyuncu olarak başladığı kariyerine yönetmen olarak devam eder. İçinde iki şey hep önemli kalmış. Şiir ve sinema sevdası. Almanya’ya tedavi olmak için gittiğinde bile sinema üzerine dersler vermiş, amatör tiyatro gruplarını çalıştırmıştır. Buruk Dünya isimli şiir kitabı var bende. Orada bir Yeşilçam şiiri var ki, içler acısı. 1947 yılında yazmış. Yeşilçam’a geçtiği dönemler. “Aç yattı/ Tok kalktı./ Ölüverdi/ Gömüverdiler./ Gün görmüş filan efendi,/ Gün görmez oldu!/ Zaten/

Emekçiydi!/ Figürandı, garibandı/ Beyoğlunda,/Yeşilçamlıydı./ Oldukça isimliydi, / K u r t u l d u!”

Son dönemlerde epeyce oyuncunun şiirlerini, yazılarını, kitaplarını görüyoruz. Ancak saydığımız bu isimler edebiyatın içinden geçerek sinemaya gelmişler. Tam da El Salvadorlu devrimci önder Roque Dalton’un dediği gibidir. “Ben şiirden geçerek, devrime geldim.” Edebiyattan geçerek diğer tutkularına ulaşıp, bundan sonra da üretimlerini sürdürmüş, yollarına devam etmişler.

İhsan Yüce’nin ne güzel şiiridir. “Ekmek, şarap, sen ve ben/ bir de sabahın dördü.” Mazlum Çimen’in ezgisiyle nasıl da içe oturmuş. “ne diyordum arkadaş/ diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim/ ama içerken düşünmem neden içiyorum diye/ daha sonra yaparım hayatın felsefesini.”

Orhan Alkaya’yı hep şair bildim. Güzel yazılarından tanıdım onu ve duruşundan. Belki başından beri tiyatro ve sinema ilişkisi vardı, ancak bendeki yeri şiirdir. Şiirden devrime geçme hallerini okurum onda da. “neye dokunsam içimde bir kelebek ömrü/ sakınılmış bir mürekkebin hazneye indirilişi/ bir işi bir işe karıştırmadan sürdürmenin/ neye dokunsam içimde bir hayatın bitirilişi.”

Barış Pirhasan da şiirden sinemaya geçenlerden. Yeni Türkü Şiir Yayınları’ndandı ilk kitabı. 1981 yılı ve kitabın adı Tarih Kötüdür. Daha sonraları senaryo, yönetmen yardımcılığı ve yönetmen olarak yerini alır. Şiir ise hep devam eder. O da Beni Seviyor, Galip Derviş, Adem’in Trenleri onun güzel işlerindendir. Hele Marx’ın şiirlerini Türkçeye kazandırması başlı başına alkışlık bir iştir. “Bir göl yanına vardım/ Aynasına eğildim/ Dedim: Bir yudum su ver/ Dedi: Çok uykusuzum./ Küçük bir dere oldum/ Dağa çıktım hız aldım/ Gölün yanına vardım/ Gözlerini kapattı./ Geceden yıldız çaldım/ Kıyısına uzattım:/ Neden verdin bunları?/ Benim içim tuz dolu./ Soyunup kuma yattım/ Eğilip göle sordum:/ Benimle ağlar mısın?/ Dedi: Çok uykusuzum.”

Tadımlık bir yazı olsun istedim. Edebiyattan sinemaya oyuncu, yönetmen olarak geçenleri yazdım. Elbette kitaplığımla ve hafızamla sınırlı isimler. Olsun. Artı Gerçek’te bir yılı geçmiş haftalık yazılarım. Bir kez dışında atlamadım. Elimden geldiğince farklı şeyler yazmaya çalıştım. Yer yer kitap, bazen bir film, bazen tiyatro, bazen dergi, bazen bir yaşama dair oldu yazılarım. Hepsinde şiir vardı ama. Şiirsiz olmaz çünkü. Şiir kalbin içindeki direniş sanatıdır. Kalbiniz şiirle büyüsün. Sinema da ona yoldaş olsun.