Sanırım benim en mutlu olduğum yerler sahaflar. Sahafları sıkça gezdiğim gibi, eski kitap satan tezgâhları gördüğümde de hemen durur, ne var ne yok bakarım. Hiç tereddütsüz, gönül rahatlığıyla çekinmeden girdiğim ya da telefonla ulaştığım iki de sahafım vardır. Bostancı Şenesenevler’de bulunan Bohem Antik Sahaf ve Beyoğlu’ndaki Rengel Sahaf...

Yürüyüş yaptığım günlerin birinde, bir dükkânın önünde eski kitapların olduğu bir tezgâh gördüm ve incelemeye başladım. Gözüme Hilmi Yücebaş’ın Faruk Nafiz Çamlıbel, Hayatı, Hatıraları, Şiirleri isimli kitabı ilişti ve hemen aldım. 1974 basımı olan kitabın ilk sayfalarında Nazım Hikmet’ten de söz edildiğini görünce, merakla okumaya başladım ve bir dönemin edebiyat ortamına girmiş oldum böylece.

Faruk Nafiz şair olan halasının kızı aracılığıyla, yine o dönemin tanınmış şairlerinden olan Şükûfe Nihâl ile tanışır. Şükûfe Nihâl, Erenköy’de Faruk Nafiz’in halasının kızı ile karşılıklı köşklerde oturduğundan, doğal olarak erken samimi olurlar. Sık sık bir araya gelmeler, şiir okumalar, şiir eleştirileri, sohbetler de kaçınılmaz olur bu buluşmalarda. Celâl Sahir, Şükûfe Nihâl, Faruk Nafiz, Halide Nusret, Behçet Kemal ve zaman zaman da Nazım Hikmet katılırmış toplantılarına. Faruk Nafiz’in halasının kızı olan İffet Halim Oruz o günleri anlatırken Nazım’a dair de şu cümleleri kurar. “Nazım Hikmet bizleri serbest vezinle yazmağa teşvik ettiği bu sıralarda benim ve Behçet Kemal’in heceye bağlı kaldığımızı ve Faruk Nafiz’in arûz vezninden heceye geçerken açık kapalı heceleri kullanarak meydana getirdiği ahengi takip ettiğimizi söylemek isterim.”

Nazım’la ilgili anlatımları, anıları okurken, onun edebiyat dünyasındaki etkisi ve büyüklüğü daha da iyi anlaşılıyor. Nitekim Bohem Antik Sahaf’ta gördüğüm Ocak ve Milli Yol dergilerini incelediğimde, 1950’lerin sonu ve 60’lı yılların başlarında milliyetçilerin en çok saldırdıkları isim olarak onu görüyoruz. Gerçi o dönemin tanınan, solcu olarak bilinen tüm isimlere tek tek saydırıyorlar, ancak Nazım hep bir tık yukarıda duruyor. Nihal Atsız’ın da yazdığı bu gazeteler, sağın nereden nereye geldiğine dair önemli bilgiler sunmaktadır. O dönemde de kullanılan dil akla ziyan. Ancak bugünden farklı olarak bir fikir tartışması var diyebiliriz en azından o günlere dair. Edebiyatla ilgileri varmış. Şimdi ise dilin yöneldiği mecra çok farklı. Fikir dışından her şey var üslupta.

Yine Hilmi Yücebaş’ın kitabına dönüyorum. Bir gün Şükûfe Nihâl, Halide Nusret Zorlutuna’yı Faruk Nafiz ve Nazım Hikmet’le birlikte akşam yemeğine davet eder. Ancak hem Faruk Nafiz’in hem de Nazım’ın bir işi çıkar ve ikisi de yemeğe katılamazlar. Faruk Nafiz’in de yemeğe katılmadığını öğrenen Nazım, Şükûfe Nihâl’e özür babında bir şiir yazar. Şiirin ismi İtizarnâme-i Nazım’dır ve Şükûfe Nihâl Hanımefendiye ithaf eder bu şiiri Nazım. “Artık bir daha/ Bir kahkaha/ gibi gülmeyecek gözümüzde gözünüz!/ Teveccühünüz:/ Mavi pırıltılı bir mücevherdi başımızda.../ Başımızdan düşürdük onu,/ kaybettik./ Gelmedik, aybettik!/ Bizi affedin diyemem,/ Zorla değil ya bu,/ kimden olursa olsun/ af dileyemem!/ Ve madem ki bu böyledir;/ artık bir daha,/ bir kahkaha/ gibi gülmeyecek gözlerimizde gözünüz.../ Teveccühünüz:/ Mavi pırıltılı bir mücevherdi başımda./ Başımdan düşürdüm onu;/ kaybettim. Gelemedim, aybettim!”

Faruk Nafiz ve Nazım birbirlerine şiir ithaf edecek kadar da yakın arkadaşlar. Hatta Faruk Nafiz’in Nazım’a gönderme yaptığı şiir mizahi bir dille yazılmış. “Faruk Nafiz bahseder hep yanıp kül olmaktan,/ Kaldığına bakarsan canlı volkan sanırsın./ Nazım Hikmet yürürken şiir okur arşınla,/ Manalı söyler amma saçma sapan sanırsın.”

Nazım o dönemlerde şiirlerinde hâlâ heceyi kullanmaktadır. Buna karşın şiiri yine güçlüdür ve şairler üzerinde etkisi vardır. Zaten anlatımlardan da anlıyoruz ki bu tür ortamlarda bir ağırlığı var ve sözleri şairler üzerinde etkili oluyor. Mevlevi olan dedesi Nazım Paşa’nın da etkisiyle Mevlana isminde bir şiiri de vardır o dönemlerden. Biz ve Deniz şiiri Faruk Nafiz’e ithaftır. “Büyük kardeşim Faruk Nafiz’e” der ithafında. “İn, de ki: Sevenlerin alnını ölüm eğmez;/ Atılın dalgalara, beklerken sizi adem,/ Parlatmasın gözleri ölürken bir damla nem,/ Elli yıllık ömrünüz hicrana bile değmez!”

Nazım, politik duruşuna rağmen, dönemin tüm iyi edebiyatçıları tarafından kabul gören bir şairdir. Ancak milliyetçilerin, sağcıların hışmından kendini kurtaramaz bir türlü. Çünkü o dönemler sağcılığın, milliyetçiliğin ana düşmanı komünistlerdir ve Nazım da komünisttir. “Vatan haini Nazım Hikmet Verzanski’yi milliyetçi çevrelerin ikazına rağmen, topladığınız 150 imza ile affettiriyorsunuz; o da size olan şükran borcunu Bizim Radyo’da büyük Türk milletine sövmek suretiyle ödüyor.” Milli Yol gazetesi Nazım’ın Verzanski olarak aktardığı soyadı kısmına da şu dipnotu düşüyor. “Nazım Hikmet, Verzanski soyadını 3 yıl önce Polonya’da almış ve kaydını yaptırmıştır. Kendinin slav ırkından geldiğini iddia ediyormuş. Onun Türk olduğunu söyleyen kim?!...” Aralarında Adnan Cemgil, Melih Cevdet, Abdülbaki Gölpınarlı, Neyzen Tevfik, Behice Boran, Peride Celal, Hilmi Ziya Ülken, Nezihe Araz gibi 150 imzacıyı da isim isim vererek okurlarından bu isimlerin unutulmamasını istiyor..

Bugün değişen ne diye baktığımızda, Komünistlerin yerinde Kürtler var. Edebiyat çevresinde de işler artık böyle. Mevzu Kürtler, Kürtçe olunca bir anda sağcılaşma ve ulusalcı refleks devreye giriyor. Türkçe şiir mi, Türkiye edebiyatı mı dendiğinde bile kıyamet kopuyor. Yiğit Bener daha önce zaman zaman gündeme gelen bu konular için dün bir yazı yazdı Artı Gerçek’te. Özellikle bir kez daha okumanızı öneriyorum. Nefretin kafalardaki ve kalplerdeki yerini, nereye doğru gidildiğini ve mevzu Kürtçe olunca siyasi görüş ayrılığının kalktığına dair iyi bir yazı. Durum şimdilik bu.