Türkiye Çevre Ajansı'nın Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, 24 Aralık 2020 günü TBMM Genel Kurulu’nda sabaha karşı aceleyle kabul edilerek, yasalaştı.

Ajansın, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından belirlenen ve belirli bir depozito bedeli alınarak piyasaya sürülen ürünlerin tüketilmesi sonrasında iade alınması ve depozito bedelinin geri ödenmesine dayalı sistem üzerinden çalışması öngörülüyor.

Ajansın geliri, genel bütçeden aktarılan tutarların yanı sıra her türlü bağış ve yardımlardan oluşacak.

Ancak, bu kanuna dair birtakım çekinceler var.

En temel eleştiri, iktidar bu düzenleme ile “paralel bir bakanlık” kurduğu yönünde.

Ajans, denetimden muaf olacak. Kamu İhale Kanunu’na tabi olmayacak. Depozito işi özelleştirilecek, atık işi şirketlere devredilecek. Saray’a yakın bazı çevreler de bu sistemden nemalandırılacak. 

Kanunun amacı, “Çevre kirliliğini önlemek ve yeşil alanların korunmasına, iyileştirilmesine ve geliştirilmesine katkı sağlamak, döngüsel ekonomi ve sıfır atık yaklaşımı doğrultusunda kaynak verimliliğini artırmak ile ulusal ölçekte depozito yönetim sistemi kurulmasına, işletilmesine, izlenmesine ve denetimine yönelik faaliyetlerde bulunmak üzere Türkiye Çevre Ajansı’nın kurulmasıdır” olarak belirtildi.

Ajansın faaliyet alanları ise, “Depozito yönetim sistemini kurmak, kurdurmak, işletmek veya işlettirmek; ilgili tarafların depozito yönetim sistemine dâhil olmasını sağlamak ve bunların yükümlülüklerini belirlemek ile Bakanlıkça belirlenen depozito bedeli, ücret ve teminatları almak ve iade etmek. 

Bakanlıkça depozito uygulamasına zorunlu olarak tabi tutulan ürünlere yönelik depozito yönetim sistemi altyapısının oluşturulmasına, uygulanmasına, izlenmesine yönelik izin ve onay işlemleri dâhil gerekli idari düzenlemeleri ve tedbirleri uygulamak ve gerekli kontrolleri yapmak.

Çevrenin iyileştirilmesine yönelik olarak faaliyetlerde bulunmak. 

Sıfır atık yönetim sisteminin kurulmasına ve uygulanmasına katkı sağlamak. 

Geri kazanılabilir ürünlerin kullanımları sonrası ülke ekonomisine kazandırılmasına ve geri kazanılabilir atıkların yönetimine ilişkin faaliyetlere katkı sağlamak.

Kamuoyunda duyarlılık ve farkındalık oluşturmak amacıyla; görsel, işitsel ve yazılı yayınlar hazırlamak, yayımlamak, basın ve yayın organları ile iş birliği yapmak, kampanya, yarışma ve tanıtım gibi faaliyetlerde bulunmak.

Eğitim ve sertifika programları düzenlemek, bilimsel çalışmalar yapmak, dokümantasyon, araştırma ve uygulama merkezleri ile laboratuvar ve müze kurmak.

Yurt içinde veya yurt dışında yerel yönetimler, ulusal veya uluslararası kurum veya kuruluşlar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve gerçek veya tüzel kişilerle iş birliği yapmak, ortak projeler geliştirmek ve faaliyetlerde bulunmak; uygun görülmesi hâlinde belediyelere, il özel idarelerine, eğitim kurumlarına ve diğer kurum ve kuruluşlara mali ve teknik destek sağlamak” olarak ifade edildi. 

Peki, gerçekte durum bu kanun maddesinde belirtilen amaç gibi mi?

Bu kanun teklifi ekim ayının başlarında TBMM gündemine geldi. Teklif, birkaç milletvekilinin çabaları dışında ne muhalefet partileri tarafından ne de ekoloji örgütleri tarafından yaygın biçimde kamuoyunun gündemine getirilmedi. 

Teklif yasalaştıktan sonra şimdi neler olabileceğini konuşmaya başlıyoruz.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, teklifin yasalaştığı gün Twitter’dan yaptığı paylaşımlarda dikkat çeken şu ifadelere yer verdi: 

“Ülkemizde ilk defa kurulan Çevre Ajansı ile dünyada yaygın olarak kullanılan ve atıkların toplanmasında etkin bir araç olan depozito/iade sistemi tek elden yönetilerek etkinliği artırılacak. Sistem, döngüsel ekonomi ve kaynak verimliliğine katkıda bulunacak. 

İlk etapta yoğun olarak kullanılan ve yıllık 20 milyar adedi aşan içecek ambalajlarına uygulanacak depozito/iade sistemi ile yüksek miktarda atık toplanacak. Üç dört yıl içinde yüzde 90 geri dönüşüme olaşacak sistemle yıllık 1 milyon tondan fazla ilave atığın oluşması önlenecek.”

HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, “Başından sonuna şirket ve kâr mantığı ile kurulmuş bir yasa ile karşı karşıyayız. İç tutarlılığı da olmayan bir düzenleme. Depozito işi özelleştiriliyor. Saray’a yakın tekellere devrediliyor. Atık işini de şirketlere devrediyor. Yurt dışından çöp ithal eden ülkeler arasında lider olmaya devam ederken sıfır atık diye göz boyamaya çalışan bir yasa. Her türlü çöpü üretmeye ve ithal etmeye devam ama sözüm ona çöple mücadele edilecek. On binlerce atık işçisi ise bu düzenleme ile tümden açlığa mahkum edilecek. Kirletme cezaları ise tümüyle göstermelik. Kirlet ama öde deniyor. Tıpkı termik santrallerde olduğu gibi. Biz ise esas sorunun doğanın kaynak olarak görülmesinden doğduğunu söylüyoruz. Küresel iklim krizi, kuraklık, seller, ormansızlaşma, kuruyan dereler, göller... Tüm bunlar her gün yaşanırken iktidar sebeplerle ilgilenmek yerine sonuçları ranta çevirme derdinde. Poşet yasası da bu mantıkla gelmişti. Oysa şirketleri milyarlarca TL masraftan kurtardılar. Poşet kullanımı azaldı diyerek savundular. Oysa aynı süreçte her ay binlerce ton çöp ithal etmeye devam ettiler, ediyorlar. Neresinden bakarsanız tutarsızlık. Sonuç olarak görüntüde olumlu gibi sunulan maddeler esasta kirliliği ortadan kaldırmak yerine şirketlerin kârı lehine düzenleniyor” dedi.

TBMM Çevre Komisyonu Üyesi ve CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan da, kanunla ilgili, “Bir kamu tüzel kişisi kurup Kamu İhale Kanunu’ndan muaf ediyorlarsa, rantın paylaşımına dair kaygı yaşıyorlar demektir. Kamu-özel işbirliğiyle şehir hastaneleri gibi, otoyolları, köprüleri, havaalanlarını yaptıkları gibi, şimdi de depozito yönetim sistemiyle, kamunun kaynaklarını beş müteahhite peşkeş çekecekler demektir” dedi.

Bakan ayrıca, AKP’liler kastederek, “Kendi aralarında yönetim kuruluna girmek için yarışıyorlar. Yönetim kuruluna girmek için aralarında nasıl yarıştıklarını anlatamam size. Biz her şeyi duyuyoruz. Siyasi etkilere açık, çevre kaygısı adı altında, rant önceliği taşıyan bir karaktere sahip, paralel bir bakanlık kurdular. Görüyorsunuz, tek dertleri var; rant” dedi.

Bakan, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Başarılı olan ülkelerde sistemin kâr amacı gütmeyecek şekilde ve kapalı döngü halinde çalıştığını görüyoruz. Burada hedef, toplanmış malzemeden, kapalı döngü içerisinde yeniden ambalaj üreterek maksimum düzeyde çevresel korumayı ve ekonomik faydayı elde etme önceliği, sistemin temelini oluşturmak. Fakat AKP'nin oluşturmaya çalıştığı sistemde, vatandaş depozito için bir para ödediğinde sistemde birikiyor, o biriken para arttıkça orası rant alanı haline geliyor. Bu nedenle, getirilmek istenen depozito sistemiyle oluşacak atığı önlemek değil, burada oluşacak yılda 10 milyar liraya yakın rantın birilerine nasıl dağıtılacağı hesabının yapıldığını görüyoruz. Ama yerliler, milliler, en vatansever onlar. Oysa vatan tek başına soyut bir kavram değil. Vatan bizim deremiz, vatan bizim dağımız, ovamız, toprağımız. Vatansever olmak, o dağı, taşı, kurdu, kuşu, dereyi, ormanları korumak demektir. Ya koruyacaksınız, ya korumayacaksınız.”

Özetleyecek olursak, hali hazırda işlevsel olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın görev ve sorumluluğunda olan işlerin yürütülmesi için hem denetimden hem de şeffaflıktan uzak bir ajans kurulacak. 

Ajansın, AKP’lilerin yer almak için “birbiriyle yarıştığı” bol maaşlı pozisyonlar içermesi, Kamu İhale Kanunu’ndan da muaf tutulması asıl niyetin çevre olmadığını açıkça gösteriyor. 

Gelecekte gerçekleştirilecek birtakım düzenlemelerle ortaya çıkacak ekonomik getirinin nasıl paylaşılacağına dair de kafalarda soru işaretleri oluşuyor. Kurulması planlanan depozito iade sistemi ile elde edilecek gelir de doğrudan ajansın gelirlerine eklenecek. Bu da ortaya çıkacağı düşünülen 10 milyar TL’nin üzerindeki paranın çevre koruma ve yurttaş yararına kullanılmayacağı ihtimalini güçlendiriyor. 

Ajansın sorumluluk alanına bırakılan depozito iade sisteminin yönetilmesi AB ülkelerindeki örneklerinden farklı olarak, tıpkı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ndeki gibi ranta dayanan, denetimden uzak ve doğrudan tek bir kişinin yönlendirmesine açık bir sistem olacak şekilde tasarlanıyor. 

Sivil toplum kuruluşlarının dahil edilmediği, edilse de sadece danışman pozisyonunda yer alabildiği bir yapı öngörülüyor. Gerçi çevreyle ilgili sivil toplum kuruluşlarının da şu ana kadarki sessizliğinden konuya çok ilgili olmadıkları açık. 

Bu haliyle, AB ülkelerindeki örneklerden farklı olarak, sivil toplumun değil de şirketlerin etki ve kontrolüne açık, içeriği tam olarak belli olmayan bir sistem inşa ediliyor.