Ay başında bir kötü bir iyi hadise oldu. Bizim mahalledeki kitapçı kapandı. Fransız Konsolosluğunun kitapçısıydı. Gazete ve dergilerimi düzenli olarak oradan alırdım. Genç kitapçıya ‘’Neden kapatıyorsunuz?’’ diye sorduğumda buruk bir ifade ile ‘’Nedenlerini saymaya kalksam akşama kadar konuşmam gerekir’’ dedi. Üsteleyemedim. Müşterisi azdı, Fransızca okuru nadirdi. ‘’Bundan sonra ne yapacaksınız?’’ sorusuna verdiği cevap ‘’İşsizliğe kaydolup ayda 390 euro alacağım’’ dedi. Buruk ifade trajik olmuştu.

Artık her hafta merkezdeki kitapçıya gitmek zorunda kalacağım.

İyi hadise, aylar önce sipariş ettiğim bir düzine kitap, neyse ki özel izinle seyahat eden bir arkadaşımın aracılığıyla İstanbul’dan Köln’e ulaştı. Ama ben Köln’de değildim. Sağ olsun bir başka arkadaşım, kitapları bir güzel koli yapmış ve göndermiş. İnternetten takip ettim, benim koli, Köln-Viyana-Atina üzerinden Selanik’e geldi. Bir çok havaalanının kapalı, bir çok uçak seferinin iptal edildiği bir dönemde bizim kitaplar gezdi gezdi, son durağa vardı nihayet. Kitaplar konuşsa anlatırdı herhalde: ‘’Abi, Köln’de depoda çok beklettiler. Soğuktan donacaktık neredeyse. Sonra Viyana uçağına koydular bizi. Orada da 3 gün filan sıra bekledik. Ben bu arada gittim bir şnitzel yedim. Aegean uçağı geldi, koydular bagaja, Atina’ya indik. Havaalanından tren garına gidişimiz 4 gün sürdü. Ben neyse yine bir akşam kaçıp Turco Limano’ya gittim, Yorgo’nun kitaplarıyla bir güzel kafaları çektik. Atina-Selanik tren yolculuğu fena geçmedi ama dilenci vapuru gibi her ilçede en az yarım saat durdu tren, inen paketler, binen kargolar oldu’’.

Kargodan çıkan kitapların bazılarını, kaç aylık Türkçe kitap açlığı var, hızlıca okuyup bitirdim hemen.

Şinasi Nahit Berker’in ‘’Matbuat Hazretleri’’,

Mahmut Yesari’nin ‘’Babıali Hatıraları’’,

Selanik’te Osmanlı Matbuatı/ Gonca-i Edep,

Ve Sebahattin Şimşir’in ‘’Türk Dünyası ve Matbuat’’.

Ferhan Şensoy’un ‘’Gündeste’’sini daha önce okumuştum.

Bu sefer ‘’Dündeste’’ ile ‘’Gecedeste’’sini  yuttum.

Paketten çıkan iki kitap okunma sırası aldı: Fahrettin Gün’ün ‘’İstiklal Mahkemeleri’nde Gazetecilerin Davaları’’

ile Kadir Cangızbay’ın ‘’Post-Modern Pre-Modern’i Öpüyor: Siyasal İslam’’.

Ömer Faruk’un ‘’Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği’’ ile Kaos'u çoktandır elime geçti. Ama henüz başlayamadım.

Başlayıp da bitiremediğim iki kitabı da araya sıkıştırayım: Edward Snowden’in kitabının Fransızcası ‘’Mémoires Vives’’ (Canlı Anılar) Türkçeye ‘’Sistem Hatası’’ başlığıyla çevrilmiş. Bir de Terry Eagleton’un ‘ ’Mizah’’ı.

Ben maymun hatta orangutan iştahlı olduğum için bir çok kitabı eşzamanlı olarak okumaya çalışırım. İlk sayfayı çevirdikten sonra, seyrüsefer benim istek ve irademden çıkar. Kitap yani yazar, kendini ya sonuna kadar okutur, ya da ‘’Ben size pek cazip gelemedim galiba, ben şöyle kenara çekiliiim, siz arkadaşlarla meşgul olun’’ der.

Bugünkü listeden sadece 3 kitap üzerinde biraz durayım:

Gonca-i Edep, Ahmet Emin Yalman’ın babası ile bir grup Osmanlı münevverinin Selanik’te 1883-1884 yıllarında çıkardığı bir kültür ve edebiyat dergisi. Dergi 11 sayı çıkabilmiş. Kitap, bu 11 sayının bütün muhtevasının eski Türkçe harflerden latin harflere çevrilip yayınlanmış hali. Gonca-i Edepçiler Aydınlanmacı, Batı rasyonalitesinden yana, neredeyse laik insanlar. Siyasi ve dini konulara doğrudan hiç girmemişler. Edebiyat, ahlak, eğitim, kültür alanında yazıp çizmişler. II.Abdülhamid’den sadece iki kez bahsediyorlar, o da hiç övmeden. Benim garibime giden, Selanik gibi Yunanlı, Yahudi, Bulgar, Sırp nüfusun yaşadığı bir kentte Goncacıların bundan neredeyse hiç ama hiç söz etmemeleri. Diğer milletlere hiçbir ilgi, merak yok. O tarihte Selanik’te Müslüman olmayan aydın, edebiyatçı, yazar yok muydu? Koca Yunan medeniyet ve kültüründen neden söz edilmemiş hiç? Balkanlarda, ki derginin İstanbul’un yanı sıra çeşitli Balkan kentlerinde okurları, yazarları var, bir edebiyat faaliyeti yok muydu o zaman? Taktım kafayı bu sorulara. Yiğit Bener ve Selanik kent tarihini çok iyi bilen Yorgo Giannopoulos ile konuştuk. Araştırıp derinleştireceğiz bu Selanik’te Osmanlı’nın üzücü yalnızlığını. Şimdilik ilk gözlem: Osmanlı, Anadolu ve Trakya dışındaki kentlerde, gayri-müslim yerel halkla ile içiçe/birlikte yaşamıyordu, yan yana yaşıyordu.

Yesari’nin kitabı Berker’inkinin aksine, daha eski bir dönem de olsa, Türk matbuatının geçmişi hakkında nispeten olumlu gözlemler yapmamı sağladı. 1895-1945 yılları arasında yaşayan Yesari, geçimini kalemiyle sağlamış bir aydın. Haberci değil yazar. Tiyatro eserleri de yazmış. Meslekten elini ayağını çektikten sonra hatıra olarak kaleme aldığı bir kitap değil. Vakti zamanında Babıali’de birlikte çalıştığı, tanıdığı meslekdaş, yazar ve aydınların portreleri var, ilginç, komik, hüzünlü hadiseler de sızmış kitaba. Yesari de doğrudan siyasi konulara az giriyor ama döneminin matbuat dünyasını iyi yansıtmış. Bugüne oranla o dönem, bir kere daha çoğulcu, daha zengin, daha kaliteli kalemlerin at oynattığı bir meydan. Yayınlanan gazete sayısı, sahnelenen tiyatro oyun sayısı daha zengin. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde, Batı ile özellikle de dönemin Lingua Franca’sı (Evrensel Dili) Fransızca ile ilişkiler bugüne oranla çok daha yoğun. Ulus-devletçi jakoben Cumhuriyet, tek tipçi yaklaşımlarıyla İmparatorluğun zengin çoğulculuğunu oldukça törpülemişe benzer.

Yesari’nin tiyatrosundan Ferhan Şensoy’un kitaplarına geçiyorum. İstanbul’da iken, mektepten abimizin hiçbir oyununu kaçırmazdık. Zaten kendisi galalarına mektepli arkadaşlarını özel olarak davet eder, ya da okulda Tevfik Fikret salonunda bazen de Cemiyet’te oyunlarını sergilerdi.

Ben Şensoy’un yazarlığının en az tiyatroculuğu kadar önemli ve değerli olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü bir kere son derece özgün bir uslubu var. Kelimelerle çok güzel oynuyor/oynaşıyor ayrıca kendine has sözcükler yaratıyor. Tahir Alangu ve Haldun Taner gibi ustalardan sonra yurtdışında aldığı eğitim ama daha önemlisi sadece tiyatroya değil genel olarak edebiyata, sanata, kültüre olan neredeyse sınırsız merak ve ilgisi Şensoy’a majör bir yazar kartviziti sağlıyor. Paris’e gittiğinde mesela alış-veriş merkezlerinde dolaşmıyor, sinema, tiyatro ve kitapçılarda geçiriyor zamanını.

Dündeste ve Gecedeste, Şensoy’un şiirsel günceleri. Dizeler halinde günlerini kağıda dökmüş. Tiyatro, turnelerdeki kentler, izleyiciler, oteller, arkadaşlar, akrabalar, içki kadehleri hatta şişeleri, yollar, kadınlar, memleketin çürük halleri, Paris, Amsterdam, Viyana kartpostalları, bizim ve Avrupalıların tiyatro yazarları, romancıları, şairleri…kitabın sahneleri tıklım tıklım. Arada bir hatta sık sık Ferhan abimin yüreğinin içi de çıkıyor projektörlerin altına. Aşk, özlem filan…

Adresi belli bir sevgili için kaleme alındığı sanılan Fransızcaya tercüme edilmiş satırlar konusunda biraz kuşkuluyum. Ayrıntıya girmek gereksiz.

Bir de şiirli günlükler ya da güncül şiirler de kronolojik düzen olsaydı iyi olurdu. Okurken bir kentten bir kente, bir yıldan başka bir yıla sallanıyor insan.

Zengin bir panorama Desteler. Yarındeste’yi bekliyoruz artık. Eline sağlık Ferhan abi!

Evde kalın, kitapsız kalmayın.


Yazı Görseli: Uludağ Sözlük Yazarı antikaromantika