Bu aralar başucumdaki iki kitaptan birini bitirdim: Şinasi Nahit Berker’in ‘’Matbuat Hazretleri’’ başlıklı kitabı 1954’de çıkmış, sonra 1966’da yeniden basılmış. Benim okuduğum, küçük sevimli boy 109 sayfalık Ajans Türk baskısı. Sahaftan almıştım, eskimiş cildi, sararmış yapraklarıyla 54 yıllık bir kitap.

Öteki kitap, Mahmut Yesari’nin ‘’Babıali Hatıraları’’.

Can yayınlarından Tahsin Yıldırım’ın yayına hazırladığı derlemede Yesari’nin 1930’lu 40’lı yıllarda çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış yazılarıyla, tiyatro konusundaki değerlendirme ve anıları yer alıyor. Bu kitabı henüz yarıladım.

Türkiye’de gazetecilik/habercilik herhalde öyle bir günde birdenbire bozulmadı. Eskiden, yani ilk gazetenin çıktığı 1831’den bu yana matbuat/basın/medya sürecinde daha doğumdan itibaren bir dizi yapısal sorunlar, bozukluklar, olumsuzluklar vardı. Türkiye gazeteciliği aslında sakat doğmuş bir bebekti.

Ayrıntısını bilmezdim, Selahattin Şimşir’in ‘’Türk Dünyası ve Matbuat’’ başlıklı çalışmasında, yazar çeşitli kaynaklardan derlediği bilgilerde, 1831’de 2. Mahmut döneminde, Saray’ın ilk gazeteyi kendi parası ve kendi kadrosu ile yayınlamakla yetinmediği, bu gazeteyi, dolayısıyla topyekün resmi iletişimi yönetmek amacıyla bir de ‘’Takvimhane Nezareti’’ (s.18) kurulduğunu hatırlatıyor. Bugünkü Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının atası yani…

Libération gazetesinin medya eleştirmeni aynı zamanda önce televizyonda bir süredir de İnternet’te ‘’Arrêt Sur İmages’’ (Görüntüyü Durdurunca) programını hazırlayıp sunan Daniel Schneidermann, 2018 yılında yayınlanan ‘’Berlin, 1933- Uluslararası Basın’ın Hitler’e karşı tutumu’’ başlıklı kitabında önemli bir çalışma yapmıştı: Bugünkü medya eleştiri kriter ve yaklaşımıyla, 1933-39 döneminde Berlin’de görevli yabancı gazetecilerin, özellikle de Amerikalı, İngiliz ve Fransız muhabirlerin Hitler’in iktidara yürüyüşünü nasıl izleyip aktardıklarını inceledi. Batı medyasının faşizmin yükselişini nasıl pas geçtiği somut örneklerle, haber ve yorumlarla güzel teşhir ediliyor bu kitapta.

Son bir yıl içinde okuduğum Fransız basın tarihine ilişkin iki kitapta, (‘’Tarih yazmış esaslı makaleler’’ ve ‘’Basının Tayin Edici Dönemleri’’) bırakın 1930’ları 40’ları, daha 1789’dan itibaren gazetecilik ve haberciliğin gerek mesleki olarak gerek siyasi iktidarla ilişkilerinde önemli mücadeleler yaşandığı, bağımsızlık, özgürlük, eleştirel yaklaşım ve kamu çıkarının sağlanması için olağanüstü zengin, derin, öğretici deneyimler var.

Benim haddim ve çapım değil ama Türkiye’de gazetecilik faaliyetinin geçmişini eleştirel yaklaşımla kapsamlı bir şekilde incelemek, değerlendirmek lazım. Bugünkü olumsuzlukların kökeni nerede, bu tohumlar nasıl büyüdü filizlendi? Mesleğimiz bugünkü kötü duruma nasıl geldi? Hangi kişi ve kurumlar, ne zaman nasıl bir tutum aldı? Karşı çıkan, eleştiren, alternatif öneren oldu mu?

Çok disiplinli akademik nitelikli ama mutlaka mesleki bilgi ve deneyimlerle desteklenmesi gereken, kolektif ve uzun vadeli bir çalışma ile bu sorulara yanıtlar bulabiliriz. İletişim Fakülteleri ve meslek örgütlerine önerilir.

Berker’in kitabını bu gözlükle okudum.

Şinasi bey (1920-2001), babasının diplomat olarak görev yaptığı Sofya’da doğmuş, ilkokulu Yunanistan ve İran’da okumuş. Sonra Ankara’da Gazi Lisesi'ni bitirmiş. İstanbul Tıp Fakültesi'nde öğrenci iken (1941) okulu bırakıp iktidardaki CHP’nin günlük yayın organı olan Ulus gazetesinde muhabirliğe başlamış. Ailesi ve aldığı eğitim açısından elit konumda bir şahsiyet. Tercüme yapacak kadar Fransızca biliyor. DP iktidarı döneminde yazıları nedeniyle toplam 29 ay hapis yatmış. Türkiye’de gazeteci olunca galiba makus talih…

Berker’in iki kitabı daha var: ‘’Demedim mi Nazlı Yarim Ben Sana’’ (1961), ‘’Gazeteci Olunmaz, Doğulur’’ (1986).

Ulus, Yeni Ulus ve Halkçı gibi CHPli gazetelerden başka 1983’de Cumhuriyet, 1985’de Güneş’te çalışmış.

Muhabir iken Anadolu Ajansı ve Ankara Radyosunda görev almış ama daha sonra kısa fıkra yazarı olarak parlamış. Eskiden gazetelerin birinci sayfalarında, artık maziye karışmış iki önemli/değerli habercilik malzemesi vardı: Kısa fıkra ve siyasi karikatür. Doğan Nadi ve Çetin Altan kısa fıkranın en parlak kalemleriydi. On başyazıdan çok daha fazla şey anlatan, çift sütuna 10-15 santimetrede yayınlanan günlük siyasi karikatürlerde Nişan Berberyan’dan Cemil Cem’e, Cemal Nadir’den Necmi Rıza’ya, Turhan Selçuk’tan Tan Oral’a belki de yüzlerce başarılı kalem var.

Berker, belli ki, hoş sohbet ve gırgır bir gazeteci. Muhabirlikten geldiği için çevresi geniş, çok şey yaşamış, çok şey görmüş ve bunları haberleştirmiş ya da fıkralarına konu etmiş. Mizahi hatta muzip bir dili ve uslubu var, her zaman dört yıldızlı olmasa da.

Kitabının her sayfasını, her satırını değerlendirmenin çok fazla anlamı yok sanki. Ben tamamen öznel, ama bugünün medya ortamını kaale alarak birkaç boyut saptamaya çalıştım:

- İktidar partisinin gazetesinde çalıştığı halde haddini bilen, neyi ne kadar eleştirebileceğini kestiren, bunu da açıkça yazan bir kalem Berker. Hiç olmazsa dürüst, öyle kahramanlık filan taslamıyor. Kendisini iktidarın sözcüsü olarak addetmiyor.

- Gazetecilerin kendi aralarındaki gırgır hikayeler bugünkülere çok benziyor: Rakibi aldatmak için kurulan tuzaklar, haber atlatmak için başvurulan yöntemler, gazete içi çekişmeler vs…

- Berker, meslek büyüklerini ve meslekdaşlarını hoş bir şekilde betimliyor, anlatıyor. Olumlu ve olumsuz yanlarıyla. Kırıcı olmayan tatlı diliyle…

- Şinasi Bey’e has bir meziyet midir bilemem ama yazar, Orhan Veli’yle dostluk kurmuş, dönemin adı sanı bilinen yazarları, aydınları hakkında haber ya da fıkra yazmış bir gazeteci. Bakanlar da var, CHP’nin üst düzey yetkilileri ve bürokratlar ile Genel Yayın Yönetmenleri ve AA Genel Müdürleri de var ama sıradan insanlar pek yok bu portrelerde. Dar bir kesim yani Berker’in kalem oynattığı alan. (Bourdieu’nün ‘Alan’ı)

- Rahmetli meslek büyüğümüzün görev yaptığı dönemlerde gazetecilik meslek kuruluşları da, sendika da vardı ama Berker, Ankara’daki Karpiç lokantasından ve diğer meyhanelerden daha çok söz ediyor yazılarında.

- Berker’in yazılarındaki leitmotiv’lerden biri parasızlık. O zaman gazetecilerin çoğu ay sonunu getirebilmek için zaten genellikle birden fazla gazetede çalışmak zorundaydı.

- MeToo hareketinin adının bile anılmadığı bir dönemde, Berker’in bazı satırları, kadınlar ve insan onurunu ön planda tutanlar tarafından çok sert eleştirilir. Gazetecilik dünyası Berker döneminde bugüne kıyasla hem kadro olarak çok erkekti hem de anlayış ve dil olarak…

- Bir gazetecinin temel görevi, siyasette, toplumda, ekonomide…hangi alanda çalışıyorsa, aksaklıkları teşhir etmek, eleştirmek ve alternatif sunmak ise, Berker’de DP ve DP'lilere yönelik yüzeysel de olsa eleştiriler bolca var, ama alternatif pek yok.

- Bugün olduğu gibi 66 yıl önce de Türk matbuatında dokunulmazlar varmış: Devlet, askeriye, Atatürk…vs…tabu konumunda. Diğer konulardaki olumsuzlukların tezahürüne yönelik eleştiriler var, ama aslına/kökenine ilişkin bir tek satır yok. Tabusu olan bağımsız ve özgür olamayacağına göre, böyle bir ortamda bağımsız ve özgür gazetecilik yapılamayacağı tartışma götürmeyecek bir gerçek. Berker’in mesleğe ilk adımını attığı 1941 ila kitabın yayınladığı 1954 yılları arasında, Kürtler, Ermeniler, Pontoslular, Yahudiler… pek yoktu anlaşılan. Ya da matbuatın haber ya da yorum konusu olamamıştı.

- Tüm olumsuzluk, hata ve eksikliklere rağmen, Berker’e haksızlık etmeyelim. Bugünkü iktidar yanlısı gazetecilerle kıyaslandığında Şinasi bey Zümrüd-ü Anka kuşu kalır. Çünkü kendisi çıkar karşılığında haber yapmamış, körü körüne iktidarı savunmamış bir kalem.

Gerçi bugünkülerle kimi kıyaslasanız hiçbiri modern kiralık kalemler kadar sefil olamaz.