Ayşe Semiha Baban şahane işler yapıyor. Yaşar Kemal Vakfı yöneticisi olarak 6 yıldır büyük romancının, büyük hümanistin hala hayatta olduğunu kanıtlarcasına etkinlikler düzenliyor. Bu yılki toplantılar hakkında ayrıntılı bilgiler Vakfın internet sitesinde mevcut.

Ben kendimi şanslı sayarım, çünkü herhalde en az 15 yıl boyunca Yaşar Kemal’in Türkiye’de ve yurt dışında yabancı yazar arkadaşları, editörleri, devlet yetkilileri, edebiyat uzmanları ve hayranlarıyla görüşmelerinde sözlü tercümanlığını yaptım.

Bizim bir de yarı-illegal Yaşar Kemal Muhipleri Derneğimiz vardı. Üyeleri toplantıdan toplantıya değişirdi ama Osman Okkan, Kenan Mortan, Zülfü Livaneli daimi üyelerdendi. Ayşe’nin yönetiminde body-guard’lık, hemşirelik, tercümanlık, refakatçilik, arşivcilik, şoförlük, Yaşar abiyi fan’larından korumak gibi görevlerimiz vardı.

Bu çevrede bulunmak sadece büyük yazarı yakından tanımaya yaramıyor. Onun çevresini, çevresindeki insanları da bir şekilde tanıyorsunuz.

1995 yılı Ocak ayında Alman Der Spiegel dergisinde yayınlanan ‘’Yalanlar Seferi’’ yazısı hakkında soruşturma sonra da dava açıldığında Tuğrul Eryılmaz ve İpek Çalışlar ile birlikte sanığın halkla ilişkiler etkinliklerini planlayıp uygulamaya çalıştığımızı da hatırlıyorum. Koca devlet hükmedememiş Yaşar ağabeye biz mi yönlendireceğiz onu… O kadar metin hazırlıyorduk, prova bile yapmıştık ama Yaşar ağabey Beşiktaş’daki DGM binasının önünde duruşma sonunda kamera ve mikrofonların karşısına geçtiğinde son derece doğal bir tonda romancı Yaşar Kemal olarak konuşuyordu yine. Bizim basın ve halkla ilişkiler stratejisi arşivde kaldı mahzun.

Benim unutamadığım bir başka hadise de, Kürt meselesini gündeme getirmesiyle birlikte, yüce devletimizin Yaşar ağabeye yönelik olağanüstü baskılarının ortaya çıkması olmuştu. Aslında sadece bir dava açılmıştı. Ama o güne kadar Basınköy’deki evinde, dışarıda, toplantılarda ‘’Yaşar abi Yaşar abi…’’ diye peşinden koşan nice edebiyatçı, yazar, aydın görünümlü zevat bir anda ortadan kaybolmuştu sanki. Telefonlar susmuş, evin ziyaretçileri fevkalade azalmıştı. Erdal Öz , Zülfü Livaneli, avukatı Enver Nalbant ile birkaç yakın dostu daha üzgündü bu durumdan. Teselli ediyorlardı Yaşar ağabeyi.

Yaşar Kemal’in bu konuda yakındığını hiç görmedim, duymadım. Onu yalnız bırakan, devletin tecrit çemberinin bir parçası haline gelen eski arkadaşlarına yönelik bir tek kötü söz çıkmadı ağzından. Çünkü Yaşar ağabey hem çok güçlü bir karakterdi hem de geldiği yere onun bunun itmesi/desteğiyle gelmediği için çevresinin seyrekleşmesi onu etkilememişti sanki. İçten içe üzülmüştür mutlaka. Onlar adına, onlar için.

Başlı başına bir doktora tezi konusudur herhalde: Yaşar Kemal’de mizah, ironi, kahkaha! Başlığı buldum, altını akademisyenler doldurur belki bir gün. Romanlarında sofistike, ince, kimi zaman kara mizah satırlarına rastlarız. Ama günlük hayatta Yaşar Kemal’in çok daha net, açık, dolaysız bir mizah anlayışına sahip olduğuna tanık oldum. Onun mizahı her zaman çok siyasi ve çok ideolojikti. Somuttu, teorik değil pratikti, çünkü onlarca yıllık gözlemlere dayalı idi.

Başlıkta alıntıladığım ‘’Kürdüm eğriyim, tembelim’’ sözü çoğu zaman kallavi bir kahkahayla son bulurdu. Yaşar abi hakiki solcu olduğu için milliyetçi değildi. Keza hakiki solcu olduğu için devletçi de olmadı hiçbir zaman. Irkçılıkla da böyle alay etmişti işte…

Her şeyini çok özledik be!