Gazetecilik çok siyasi bir meslek. Gazeteci, siyasi konularla ilgili haber, yorum, röportaj ya da söyleşi yazarken birçok açıdan dikkatli özenli olmak zorunda. Çünkü benzer ya da ortak birçok yanları olmasına rağmen, gazetecilikle siyasi faaliyet, amaçları, yöntemleri, icra şekilleri açısından farklı alanlar. Tabi ki birbirlerini etkiler, ama gazeteci siyasetçi gibi davranmamalı, siyasetçi de gazeteci kılığına girmemeli. Gazeteci, yaygın kanaatin aksine, siyasete damga vuramaz, siyasi gelişmelerin yönünü, ağırlığını tayin edici derecede değiştiremez. Ama siyasi gelişmelerin kamuoyu üzerindeki algısını şu ya da bu doğrultuda etkileyebilir. Bazı siyasi olgu ve gelişmelerin bir kesim yurttaş tarafından erken ya da geç öğrenilmesini sağlayabilir. O kadar.

Gazeteci, yani muhabir ya da yorum yazarı, siyasi bir konuda yazarken öncelikle dikkat etmesi, özen göstermesi gereken noktalara yoğunlaşmalı.

ZAMANLAMA: Her gerçek bilgi, her hakiki olgu, otomatik olarak haber değeri taşımaz. Yazdığımız herhangi bir haber ya da yazının yayın tarihi/zamanı da önemlidir. Fol yok yumurta yokken, birdenbire, gökten zembille iner gibi, siyasi ortamın, kamuoyunun gündeminde hiç olmamış, olmayan ve belki de olmayacak olan bir konu hakkında yazmak, çok anlamlı değil. Okurda kuşku uyandırır bu tür haber ve yazılar. Her olay her gelişme, genel ortam bağlamında değerlendirdiği için, yazının zamanlaması önemli.

KONUMLANDIRMA: Hiçbir haber, hiçbir yazı, medya ortamında tek başına, tamamen bağımsız bir şekilde okunmaz. Yazılmaz da zaten. Bu nedenle gazeteci, ele aldığı konuyu, haberini/yazısını güncel, somut, konunun içeriği ve tarihi boyutuna oturtmakla sorumlu olmalı. Her haber, her yazı kocaman bir konu nebulasının ancak bir boyutu, parçası olduğuna göre, yeni haber ya da yazının konunun tümüyle, yani büyük resimle ilişkisi sağlanmalı. Gazeteci bu konumlandırmayı yapmazsa, okur yapar.

BAĞLAMLANDIRMA (Contextualisation): Uyanık olduğunu sanan kimi gazeteciler, bazen ıvır zıvır ya da genel kabul gören minör bir olguyu yakalar, oradan bir açılır, sonunda vardığı noktayı sadece siz değil kendisi de tanıyamaz/anlamaz. Minör olgu, atletizmdeki tavşanlara benzer. Önden koşar, arkadakilere sürat ritmi verir. Ama tavşan olmasa da o yarış yapılır. Gazeteci böyle ucuz yöntemlere başvurmadan, haber ya da yorumunda, konunun en can alıcı, en önemli boyutlarını rasyonel bir şekilde, sağa sola sapmadan, öndeki arkadaki fuzuli ayrıntılara başvurmaya gerek kalmadan, açık ve net bir şekilde kaleme almalı.

ASLİ GÖREV VE BİR İNCELİK: Gazetecinin asli görevi, kamu çıkarını savunarak, yurttaşlara doğru, inandırıcı/güvenilir ve hızlı bilgi vermek, konuya ilişkin farklı görüşleri iletmek olmalı. Kamu çıkarı, muğlak, flu, genel bir kavram değil. Kamu çıkarını savunmak ve bu perspektife sahip olabilmek için, ilk başta, kamu çıkarını tehdit eden, çiğneyen, tehlikeye atan güçlere karşı tutum almak gerekir. Bu da mazlumdan/mağdurdan yana olmakla özdeşleşir. Gazeteci, milli, etnik, dini, sportif, kültürel, coğrafi kimlik yakınlığı nedeniyle, ya da başka herhangi bir gerekçe ile mazluma/mağdura karşı zulümden, zalimden yana olamaz, olmamalıdır. Tamam peki. Bu ilke, bu yaklaşım mazlumun olası olumsuzluklarının sergilenmesine engel midir? Tabi ki hayır. Gazeteci, olgular temelinde iş görür. Mazlumu, futbol seyircisinin takımını tuttuğu gibi tutmaz. Mazlum, herhangi bir olumsuz davranışta bulunduğu zaman ve gazeteci bunu somut olarak saptadığı zaman, görevi gereği yazmalıdır. Çünkü gazeteci, olumsuzluğu gerçekleştirenin esas olarak kimliğine bakmaz, olguya bakar. Genel olarak mağdur kimlikte ya da konumda da olsa, yapılan olumsuzluğun haber değeri vardır, yazılır, yorumlanır. Mazlumun olumsuzluklarını gizlemek nafile bir çaba olduğu gibi etkisizdir. Çünkü zalim ya da bir başkası bu olumsuzluğu zaten bir şekilde yakalar ve teşhir eder.

Ne var ki, gazetecilik, öyle gelişigüzel, her olumsuzluğu şak diye teşhir eden bir konumda olmamalıdır. Mazlumun faili olduğu olumsuzluğu teşhir ederken, zalimin ekmeğine yağ sürüyorsanız, burada bir sorun var demektir. Bu teşhir, gerek zamanlama gerek konumlandırma/bağlamlandırma gerekse ifade açısından, düzgün bir şekilde yapılır ve zalimi onaylamadan kaleme alınırsa, o zaman mesele yok. Aksi takdirde, esas ile taliyi ayırt etmemiş oluruz. Yani zalimin zulmü ile mağdurun olumsuzluğunu aynı sepete koyma hatasına düşebiliriz. Dahası zalimin görüşlerini ve tutumunu onaylamış ya da meşrulaştırmış oluruz.

NİYET OKUNMAZ OLGULARA BAKILIR: Okurlar kimi zaman, özellikle hassas konulardaki tartışmalarda, yayınlanan yazı ile kesinkes hemfikir olmayınca, muhabirin/yazarın kötü niyetli olduğunu öne sürer. Hatta bazen daha da ileri gidip, söz konusu muhabir ya da yazarın ‘’Satıldığını’’ iddia eder. Öznel değerlendirmeler bunlar. Gereksiz polemiklere yol açar. Halbuki yazının içeriğine, zamanlamasına, konumlanmasına ve ifadelere bakmak yeterli. Bir yazının esas olarak mazluma mı yoksa zalime mi hizmet ettiğini saptamak çok zor olmasa gerek. Mesela yazıda yer alan görüşler, ifadeler iktidar söylemine uygun mu? Zalimin sözlüğüne uyuyor mu? Bu haber, bu yorum ya da benzeri görüşler, zalimlerin medyasında geçmişte yer aldı mı? Bunlara bakmak lazım.

GAZETECİNİN KAYNAKLA, OKURUN YAZARLA İLİŞKİLERİ: Gazetecilerin haber kaynaklarıyla ilişkileri zaman zaman sorunlu bir alan haline gelebiliyor. Eskiden, olumsuz çağrışımından azade ‘’Muhbir’’, şimdilerde ise alarmverici (İngilizcede Whistleblower, Fransızcada Lanceur d’alerte) olarak adlandırılan bu kişi ya da kurumlardan gelen/sızdırılan bilgiler, yazı işlerinin ciddi, derin süzgecinden geçtikten yani verilen bilgilerin doğruluğu onaylandıktan sonra yayınlanabiliyor. Yazı İşlerine ulaşan/gönderilen her bilgi, belge, söylenti zaten otomatik olarak ciddi bir editoryal süzgeçten geçirilmeden yayınlanmaz.

Editoryal süzgeç demek, gelen bilginin sadece doğru olup olmadığının denetimi değildir. ‘’Doğru olan her bilgi yayınlanır.’’ diye bir ilke yok. Zamanlama ve konumlandırmada, okura ek bir bilgi ve görüş veriyorsa, kamu çıkarını savunmayı güçlendiriyorsa haber yapılır ve yayınlanır.

Bizde iktidar mahfilinden gelen her bilgi ve görüşün pat diye manşetten yayınlanmasına bakmayın, bizde gazetecilik yapılmıyor.

Kaynak, bir muhabiri belki 10 kez doğru ve sağlam bilgilendirmiş olabilir. Ama 11. sefer, kaynak belki kasıtlı olarak belki de sıradan bir hata, kusur ya da eksiklik nedeniyle muhabiri yanlış bilgilendirmiş olabilir. Bu nedenle gazeteci en çok güvendiği kaynağın, 100. sefer de olsa verdiği bilgiyi en az iki farklı kaynaktan doğrulatmak zorunda.

Okurla gazeteci/yazar arasındaki ilişkilerde de benzeri bir durum var. Okur, çok güvendiği, çok inandığı, sağlam ve iyi bir muhabir olarak kabul ettiği bir gazetecinin her yazısını beğenebilir, onaylayabilir. Ama bir gün, okurun siyasi-ideolojik konumunda, algılama kapasitesinde herhangi bir değişiklik yokken, yani okur eski okurken, o çok güvendiği muhabir/yazarın bir haberi/yorumu karşısında şoke olabilir. Çünkü bu sefer ideal yazarıyla 180 derece karşı görüştedir. Olabilir. Böyle bir vakada yazarın art niyeti ya da kötü niyeti gibi bilinemez, ölçülemez kriterlerden yola çıkıp, yazarı cart diye silip atmak, aşırı tepki göstermek anlamına geliyor.

Öte yandan, bir gazetecinin bir yazarın, önemli ama tartışma yaratan bir haberinden ya da yazısından sonra, gelen kimi çok sert eleştiriler nedeniyle mağdur duruma düştüğüne inanıp, bir takım açıklamalar yayınlaması bana pek doğru gelmiyor. Fıkra anlattıktan sonra fıkranın neden komik olduğunu anlatmak gibi.

EŞİT SAVUNMA HAKKI, YASALAR: Gazetecinin, dikkat etmesi gereken bir konu da, siyasi tartışmalarda, farklı zıt kutupların çekişmesini dile getirirken, her iki tarafa eşit uzaklıkta olma zorunluluğu. İki tarafın da görüşlerini mümkün olduğunca eşit bir şekilde vermek ilk koşul. Haber yazıyorsanız, mümkünse hiç sıfat kullanmamak, yargı çağrışımı yapabilecek deyim ve ibarelerden de kaçınmak gerek. Bu ilke bu yaklaşım, gazetecinin, kasap ile koyun arasında tarafsız olduğu anlamına gelmez. Zaten isteseniz de tarafsız olamazsınız. Çünkü elinize kalemi aldığınızda, klavyenin başına geçtiğinizde, mikrofonu ya da kamerayı açtığınızda tarafsınız. Düz haber dediğimiz her metin de kaçınılmaz olarak bir yorum, bir yargı içerir. Hatta bir haberi yayınlamak ya da yayınlamamak da bir yorum sayılır. Taraf olmaktan kurtulmak söz konusu değil. Mesele, kamu çıkarından ve mağdurdan yana mı tarafsınız yoksa iktidar ya da zalimden mi?

Bu arada, yasalarca illegal ilan edilmiş yapılarla, artık sözcüsü/temsilcisi kalmamış kurumlar ya da mesela mezara girmiş kişiler hakkında haber ya da yorum yazarken durum sıkıntılı. Çünkü itham edilen kişi ya da kurumlar kendilerini savunamayacak durumda oldukları gibi artık kamuoyuna yansımış bir tartışmada, özellikle yaptırım tehdidi nedeniyle sadece bir görüşün taraftarlarının tartışmaya katılmaları söz konusu olur.

GİZLİ VE BELKİ CAZİP AMA YARARSIZ: Muhabirlerin/yazarların kimi zaman habercilik şehvetine kapılarak ya da ne kadar derin bilgili gazeteciler olduğunu sergilemek için, belki polis istihbarat dosyalarında bulunan ama yayınlanmasının kamu çıkarı açısından bir yararı olmayan cazip bilgileri yayınlaması da doğru değil. Hele bu tür bilgiler, mağduru güç duruma düşürüp, zalime puan kazandırırsa.

Aktarmaya çalıştıklarım, siyasal haberciliğin/yorumculuğun genel ilkeleri. Sorunlu ya da tartışma yaratmış her bir haberi, yorumu, yazıyı somut olarak kendi bağlamı içinde ele alıp değerlendirmek lazım.

Tüm bu yaklaşımlar, medya organının genel yayın politikasıyla da doğrudan ilişkili.

Gazetecilikte siyaset, yani siyasi duruş/bakış, haberin yazılış şekliyle, zamanlaması, genel içine konumlandırılması ve ifadesiyle tezahür ediyor.

Hamiş: Pazartesi günü yayınlanan Şinasi Nahit Berker yazısı konusunda iki arkadaşım, meslekdaşım katkıda bulundu.

Yiğit Bener: ‘’Şinasi Bey teyzem Sevim Otyam'la (Fikret'in ablası) evlendi. 2 ay evli kalabildiler: Sarhoş eve gelme ve dayak!!!! ‘’

Koray Düzgören: ‘’Biz Şinasi Nahit'le birkaç ay da olsa, belki 6 ay Ulus'un devamı olan Barış Gazetesi'nde çalıştık.

12 Mart'ta TRT TV'den atıldıktan sonra mecburi istikamet Rüzgarlı'ya yöneldik.

Önce Yenigün'de çalıştım sonra kimin aracılığı ile hatırlamıyorum 1972'nin ortalarında Barış'ta haftalık ekonomi sayfası yapmaya başladım. Belki de gazetelerdeki ilk ekonomi sayfası buydu.

Neyse, büyük bir salonda çalışıyorduk tam karşıda yazı işleri müdürü sağda bir masada da Şinasi Nahit otuyordu. Ben de tam yazı isleri müdürünün karşısındaki masada.

Şinasi Nahit öğleye doğru gelirdi. Ya geceden kalma ya da içip gelmiş olurdu tabii.

Önce gazetelere bakar sonra kafasını indirip küçük kağıtlara elle yazmaya başlardı. Bir dostluk kurulmuştu aramızda, o nedenle arada gözüm ona gidiyordu hep.

Bir şeyler yazdıktan sonra, kısa fıkra tabii, götürüp yazı işleri müdürüne (Galiba Cemalettin Ünlü) veriyordu. Hiç ses çıkarmadan.

O yerine otururken müdür o kağıdı buruşturup çöp sepetine atıyordu.

Şinasi Nahit bunu görünce tekrar başını eğip yeniden bir şeyler karalıyordu. Bazen ikincide ama genellikle üçüncüde müdür yazdığını kabul edip puntolayarak mürettiphaneye gönderiyordu. Tabii bu arada saatler geçiyordu. Yazı mürettiphaneye gittikten bir süre sonra da Şinasi Nahit gidiyordu. Muhtemelen meyhaneye!

Yazdıklarının müdür tarafından çöpe atılması çok içime dokunuyordu. Belki de duyduğum tepkiden olacak o Barış Gazetesi'nde çalıştığım süreye ilişkin hala çok canlı olarak aklımda kalan bu sahneler oldu.

Hiç tartıştığını ya da itiraz ettiğini görmedim. İlginç bir adamdı ama şurası kesin, sen de yazmışsın muhalifti ve mesela yazısı girsin falan diye ne goygoyculuk yapıyordu ne de şirin görünmeye çalışıyordu.

Çetin Altan da Şeytanın Gör Dediği başlığı ile böyle kısa fıkra yazardı Akşam'da ama Şinasi Nahit'inkiler başkaydı. Şimdiye kadar da başka örneği olmadı bildiğim kadarıyla’’