İlkokulla birlikte anneden uzaklaşır erkek çocuklar. Daha doğrusu anne kendi işlerine yönelirken bir şekilde erkek çocuktan uzağa gider. Kızlar anneleriyle hemcins olmanın bedensel yakınlığını sürdürürler. Ve kız anneden kadın olmayı öğrenir; en azından buna imkan vardır. Erkeklerin dışlandığı kadın kadına toplantılar ve homoerotik kadın kadına olma halleri yaşanır. Çocuğa ‘temizlik’ ve cinsellik bazen dolaylı bazen de doğrudan anlatılır. Beraber yıkanılır, saçlar taranır; ‘kadın olma halleri’ ortak bir gize dönüşür.

Baba, evde olmayan, akşamları eve yorgun gelen adamdır. Oğlan anneyi yitirir ama bu babaya kavuştuğu anlamına gelmez. Psikanalizde “mevcut olmayan babalar” (abwesende Väter) dediğimiz bir kavram var. Çocuğun babası vardır; akşam eve gelen ve arada bir çocuğa bağıran bir adam. Annenin “Babana söylerim!” tehdidiyle psikolojik dünyamıza giren ama duygusal olarak çok uzağımızda olan bir adam. Anne (genelde bu toplumda) kadınlığı çorba pişirmek ve temizlik ile ilişkilendirip obsesyonu titizlik olarak tanımlarken, erkeği de ‘duygusal hedefe midesinden ulaşılan garip obje’ olarak tasarlar. Babanın erkeklik konsepti ise akşam evine ellerinde filelerle gelen adam olmaktır. Bu durumda mutlu aile, oral gereksinimleri giderilen ve anal konular olarak tanımlanabilecek temizliğin, titizliğin ve düzenin olduğu ailedir. Yani ailenin duygusal gelişmişlik düzeyi üzerinden mutluluğu tanımlarsam, 4-5 yaş civarındadır.

Ertelenmiş duygular coğrafyası

Annenin kucağından attığı, babanın ortalıkta olmadığı durumda erkek çocuklar kendi yaşıtlarıyla homoerotik (erkek erkeğe) oyunlar oynayarak hayatı kavramaya çalışırlar. Çocuklar ve gençler oyunlar üzerinden hayatı kavrar, ondan keyif alır ve mutlu olurken yetişkinler bunu engellerler. Çünkü onlara göre oyun oynamak zamanı öldürmektir, işe yaramayan gereksiz bir şeydir! Kaynakların az ve sınırlı olduğu toplumlarda yapılan eylemlerin bir anlamının, üretim bağlamında da bir karşılığının olması gerekir. Oyun işte bu konsepte terstir: Zamanı harcamak, bir şey üretmemek, işe yaramamak ve sadece haz almaktır! Oyun boşa harcanan zaman olarak değerlendirilir. Bir topun peşinden koşmak, saatlerce oyunlar oynamak ve doymamak. İşte bu durum yetişkinleri çıldırtır. Ve sonunda engellenir. Çocuklar oyun oynarken mutludur; oyun oynayamayan, oyunu engellenen çocuklar mutluluk konsepti geliştirmekte zorlanırlar... 

Hayatı öğretmek adına, ilkokulda derslerime çalışırsam otuz yıl sonra büyük adam olup mutlu olacağıma dair nasihatleri çok dinledim ben. O çağlarda benim zamanı hayatımda anlamlandırmam ve düzenlemem bir hafta ya da bir ay ile sınırlıyken, hayal dünyamda daha uzun zaman yolculuklarına çıkamazken, ‘büyüklerim’ mutluluğumu otuz yıl sonraya atıyorlardı.

Babamdan bisiklet istediğimde yanıtı “Sınıfını geçince!” idi. Yani o an ‘olsa’ hayallerini kurduğum, bisikletimin üzerinde kendimi bir kovboy gibi düşlediğim sahnede mutluydum ve bunun gerçek olmasını, yani mutluluğumu babam erteliyordu. Sonra bu tehir “Okul bitince!”ye, daha sonra da “Kocaman adam oldun!”a dönüştü. “Adam olmak” bisikleti olmayanlara layık görülüyordu galiba! Sonra ben bu tutumu içselleştirdim ve kendi mutluluk tasarımıma dönüştürdüm. Okul bitince mutlu olurum, işe girince, sevgilim olunca, evlenince, düğün taksitleri bitince, çocuğum olunca, çocuk iyi bir okula girince, çocuk mutlu olunca… Sonra çocuğa bisikleti ‘okulu bitince’ye transfer ettim. Bu arada mutluluk aradığım bir şey olmaktan çıkmıştı fark etmeden. ‘Huzurlu’ olmaya dönüşmüştü ve o da ancak emekli olunca ve bir yazlık alınca olabilirdi! 

Cennet de öldükten sonra, başka bir hayatta mutlu olacağımız yerdir. “Bu dünya imtihan yeri; insan asıl ahirette mutlu olabilir.” Bizim cennete projekte ettiğimiz en büyük arzu, gereksinimlerimizin giderilmesi, hiçbir şey yapmamamız ve mutlu olmamızdır. Psikanalist Bela Grunberger, cennet tasarımını bir insanın ana rahmindeki ilk narsistik haline benzetir. Bebeklerin de tüm gereksinimleri orada kendiliğinden giderilir. Yani sonunda var olduğumuz yere döndüğümüzde mutlu olacağımızı sanırız.

Mutluluk ileride hak edilerek ulaşılabilecek bir hal olarak sunulur genelde. Ütopyalar kolektif mutluluk tasarımlarıdır. Mesela sosyalizmin ütopyası, herkese mutlu olabilmeyi vaat ediyor olmasıdır. Geçtiğimiz yüzyılın ütopyalarının ölmesinin getirdiği depresyon, kolektif mutluluğun yok edilmesi ve artık hiçbir umudun olamamasıyla da ilişkilidir. Aşk ise bir kurtuluş, bir çıkış yoludur ve kolektif ütopyaların yok olduğu bir dönemde bulduğumuz bireysel bir ütopyadır. Aşk gerçekleşebilir bir ütopyadır; orta ve uzun vadeli bir gelecekten öte, hemen gerçekleşebilir. 

Ama mutluluk bir başarının ödülü ve gerçekleştirilebilir bir şeyse ve biz mutlu değilsek başka bir sorun doğar: Başarısızlık duygusu. Mutluluğu başarıyla iç içeleştirirsek mutsuzluk bir başarısızlık ve beceriksizlik olarak geri döner bize. Bu da özdeğer duygusunun zedelenmesidir: Aşkı bile becerememiş biri olmak! Arzularımızı narsistik fantezilerimizden arındırdığımızda, biraz sıradanlaştırdığımızda o arzuları olağan yaşayabilir, haz alabiliriz. Bu da sıradanlıktır ama mutluluk sanki sıradan bir şey değilmiş gibi yaşamayı umduğumuz bir şeydir.

Bir arzu oluşuyor, bir heyecan. Doyurulamıyor, tehir ediliyor. Arzu doyurulamadığından ötürü tutkuya dönüşüyor. Ertelemelerle birlikte arzu başka anlamlar kazanmaya başlıyor, hatta bazen de başka arzulara dönüşüyor. Ama doyurulamamış arzu, dönüşmelere rağmen ilk günkü haliyle de doyurulmayı bekliyor. Bisiklet istedim, “sınıfı geçince” oldu. Daha sonra “okul bitince”, daha sonra “üniversiteye girince” oldu. Arkadaşlarla birlikte kendimizi Cabrio arabaların direksiyonunda hayal etmeye başladık. Ancak “Bir arabam olsa” derken alındı bisiklet; yani arzunun ilk oluştuğu zamandaki halime ve heyecanlarıma çok uzaktım. Ama yıllarca kurulmuş, sonra dönüşmüş ve unutulmuş bir arzuyla karşılaşınca bir gariplik oluyor, bir yabancılık.

Bisiklet sürmenin hayalini o yaş için kurmamıştım ama bu realiteyi yaşıyordum. Yıllarca hayal ettiğim, ama ertelenen ve sonunda da kavuştuğum şey bir düş kırıklığıydı, çünkü hayalimdeki mutluluğun artık gönlümde karşılığı yoktu... Sadece emek verdiğim bir hayali tüketmenin ve bir daha hayal etme yükünden kurtulmanın telaşı biraz da. Yabancıyım. Hayalim bile geçmişe ait, şimdiyle ilişiksiz. Sadece üzerine mutluluk hayalleri kurulduğu için yaşanan bir arzu. Arzu bile değil artık...

Mutsuzluk kılavuzu

İletişim kuramları geliştiren Psikoterapist Paul Waztlawick, 80’li yıllarda Mutsuzluk Kılavuzu’nu yazdı. Watzlawick’e göre mutluluğu arayan insan daha çok mutsuzlukla karşılaşır. Mesela uyumak zorunda olan biri kendini zorladığı için uyumayı zorlaştırır. Hani, bizi üzen bir konu olduğunda, mesela sevgilimizden ayrıldığımızda bize yol gösterenlerin sürekli söylediği ama anlamsız ve işe yaramayan bir söz vardır: “Kafaya takma, unut gitsin!” Sanki unutmak karar vererek yapabildiğimiz bir şeymiş gibi! Unutmak bilincimizin ötesinde, farkına varmadan yaptığımız bir şeydir; hiçbir şey karar vermekle unutulmaz... 

Watzlawick de paradoks olanın bağlayıcılığına (Paradoxe Zuschreibung) işaret eder. Bu anlamda mutluluğu ararken, mutluluğu pozitif olarak kurguladığımızdan dolayı, negatif olandan kaçınmak için negatifle uğraşırız. Obsesif hastalarda gördüğümüz bir şey vardır: Titiz olmak için uğraşan birinin hayatı temizlikle, yani pislik temizlemekle geçer. Yani temiz olmak için hayatınızı pislikle geçirirsiniz. Temizlik, ulaştığınız anlık bir durumdur; yeniden pislik arar ve pisliğe düşersiniz. 

Mutluluğun ‘ideal’e ulaşılınca yaşanacak bir ruh hali olduğunu sanırız bazen. İşimiz, eşimiz, hayatımız ideal olunca mutlu olacağızdır… Mutluluk arayışı, hayatımızdan hoşnutsuzluk anlamına geliyor. Popüler psikoloji kısa yoldan mucizevi mutluluk vaadinde bulunuyor. Başarının sırları, özgüven yükseltmenin yolları, pozitif olmanın formülü... İdeolojiler, dinler ve sevgililer mutluluk vaadinde bulunabilirler ama psikolojinin mutluluk reçetesi yoktur. 

Almancada mutluluk (Glücklichsein), şans (Glück) sözcüğünden üretilmiş. Buna rağmen insandan mutluluğa ulaşması için çaba göstermesi beklenir. Yani mutluluk bedava değildir. Bazen şanstır. Hani fıkrada vardır ya: Tanrı yoksulu sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir sonra da buldurup sevindirirmiş. Mutluluk bu bağlamda, yitirdiğimiz değerli bir şeyi bulduğumuzda yaşadığımız duygudur. Mutluluğu düşündüğümüzde bazen geçmişteki anılara gitmemiz ve orada mutlu anlar aramamız, bugünden kaçmak ve günceli ıskalamak anlamına da gelir.

Mutluluk nostaljiktir, geçmiştedir. İslam’ın “Altın Çağ”ının geçmişte olması, Osmanlı’nın “Yükselme Dönemi”nin geçmişte kalması gibi. Bunda insanın objektif anımsamaması, anımsarken bazen yaşanan o ana olan mesafeden ötürü rahatlamamızdan dolayı geçmişi yüceltme eğilimimiz rol oynar… Gençlik de genelde yüceltilir. Aslında gençlik insan hayatındaki zor bir dönemdir. Parasız, deneyimsiz, beceriler edinmeye yeni başladığınız bir acemilikler dönemidir. Ama gene de yeniden yaşanması imkansız olan bu dönem yüceltilir ve bu döneme sonradan mutluluk da eklenir...