CHP, 28 Eylül 2019 tarihinde Suriye Konferansı düzenledi. Akademisyenlerin, gazetecilerin, aktivistlerin ve siyasetçilerin katıldığı bu büyük toplantı tam iki gün sürdü. Toplantıdan sonra açıklanan Suriye bildirisinde en dikkat çekici vurgu, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını arttırmasının yanlış olduğu tespitiydi. Hatta Türkiye’nin askeri varlığını genişleterek, masadaki gücünü arttıracağı düşüncesinin tehlikeli bir “hayal” olduğu belirtiliyordu. 

CHP’nin bu konudaki öngörüsü doğruydu. 

Türkiye, askeri varlığını genişlettiği Ocak ve Şubat ayları boyunca, İdlib’den askerlerin ölüm haberleri gelmeye başladı. Son olarak 27 Şubat 2020’de İdlib’de 36 askerin yaşamını yitirdi. Türkiye’nin askeri gücünü arkasına alarak masada gücünü arttırma hayali ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanına MİT Müsteşarı ve Bakanları alarak Putin’in önünde sıraya girdiği bir kabusa dönüşmüştü. CHP’nin dediği gibi Türkiye’nin Suriye’de askeri varlığını genişletme macerası “tehlikeli bir hayal”den öteye gitmemişti. 

Ancak sorun CHP’nin tüm bu tespitleri aylar öncesinden yapmasına karşın, bu tehlikeli hayale kapı açması; geçen sene Ekim ayında Meclis’e gelen Suriye’ye asker gönderme tezkeresine “evet” demesiydi. 

Bir yıl sonraya bugün… 

Savaş tezkereleri yeniden Meclis’e geldi. Yaz tatili nedeniyle uzun bir süredir kapalı olan Meclis’in ilk gündem maddesi Orta Afrika, Mali, Libya, Suriye ve Irak tezkereleri. 

CHP yine tüm bu tezkerelere karşı, her biri için ayrı ayrı ve de eninde sonunda doğru çıkacak gerekçeleri var. 

Dünkü görüşmeler Mali tezkeresi ile başladı, 

20 Ağustos 2020’de askeri darbenin gerçekleştiği Mali… 

CHP, bu tezkereye karşı gerekçelerini açıkladı. Hem de darbeler üzerinden. CHP Grupbaşkanvekili Engin Altay, Erdoğan’ın Mısır’da gerçekleşen darbeye işaret ederek, “Ben darbecilerle masaya oturmam” dediğini anımsattı, hemen ardından ise Mali’de darbe olur olmaz Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Mali’de darbe yapan askerlerle masaya oturduğu fotoğrafı gösterdi. 

-Bu ne perhiz, ne lahana turşusu- 

Sonra da şöyle dedi: 

“Biz Mali’deki tezkereye destek vereceğiz.” 

Aynı Parlamento kürsüsünden canhıraş karşı çıktığı, tehlikelere işaret ettiği Suriye, Libya gibi bunda da “evet” demekten kendini alamadı!

Muhalefet, dış politikada her zaman iktidarın arkasında hizaya geçebiliyor, çünkü dış politikanın içeride “milli duruş” sergileme gibi bir zaruriyeti var. Dün bu zaruriyeti AKP Milletvekili ve eski bakan Osman Aşkın Şık, Parlamento kürsüsünden şöyle dikte ediyordu: 

“Ya arkadaşlar biz bu meselelerde tek yürek olmalıyız ya, tek yürek!”

AKP’nin dış politikaya ilişkin kendine oluşturduğu bir ajandası var. Ve bu ajandayı her seferinde milli çıkar olarak muhalefete ve topluma tam da böyle dayatıyor: “Tek yürek olun”

AKP Genel Başkanı Suriye’de tatile giderken, savaşa girişebiliyor; Ermenistan’la sınırları açarken bir anda taraf olabiliyor; Doğu Akdeniz’de ülkeyi çatışmanın eşiğine sürükleyebiliyor ve her seferinde bir “milli duruş” bekliyor. En nihayetinde iktidar partisinin kendi bekasını korumak adına oluşturduğu bir dış politika gündemi, nasıl tüm bir ülkenin “tek yürek” olması gereken “milli çıkar” dayatmasına dönüşebiliyor? 

Erdoğan’ın “Şahsım ve Almanya, Fransa, İngiltere…” diye kodladığı dış politika güdeminde dahi CHP’nin hala bir “milli duruş” konsantrasyonu ile hareket edebiliyor olmasını anlayabilmek çok zor. 

Bunun pik noktası herhalde dün yaşandı… 

Macron’un “İslam krizde” sözlerinin hemen ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, meşhur meydan okumasını yaptı: “Sen kimsin!” 

Erdoğan, Macron’a adeta İslam aleminin sözcülüğüne soyunarak yanıt veriyor, CHP’nin hep eleştirdiği millet olmaktan ümmet olmaya evrilme aşamasından meydan okuyordu ki; 

Aradan saatler geçmeden Parlamento kürsüsünden aynı sözler yükseldi Macron’a karşı: 

“Sen kimsin!” 

Bu sözün sahibi ise bu kez CHP adına konuşan Engin Altay’dı! 

“Hadi oradan ya! Sen kimsin ya! Sen kimsin ya! Sen kimsin ya!” 

Sonra da Diyanet İşleri Başkanına “İslam’ın ne olduğu ile ilgili Fransızca bir mektubu Macron’a yazma” tavsiyesinde bulundu. Hani şu Ayasofya’da elinde kılıçla Atatürk’ü hedef aldığı için eleştirilen, 9 yaşındaki kızların evlenebileceğini söyleyen, şiddet gören kadınlara “haddinizi aşmayın” diyen Diyanet İşleri Başkanlığı’na… 

Tam o sırada HDP’li Hüda Kaya “Aslında Diyanet’e bir mektup yazılması gerekiyor” dedi de Altay, “O da doğru” diyerek, Diyanet parantezini kapattı. 

CHP dış politikada AKP’nin arkasında öyle hizaya geliyor ki; sık sık kendisinin de hedefinde olduğu “Sen kimsin” üstenciliğinde dahi iktidarla buluşabiliyor. 

Tanıl Bora Zamane Kelimelerinde “Sen Kimsin”i “güçlü ve zevkli bir tanımama jesti” olarak tanımlıyor, Erdoğan’ın sık sık iç politikadaki tüm muhataplarına yönelttiği bu yok sayma saldırısına karşı en iyi yanıtı HDP’nin “Biz” diyerek verdiğini söylüyordu. 

“Biz” olabilmek, 

Galiba işin sırrı da tam olarak bu, 

Suriye tezkerelerinin “tehlikeli bir hayal” olduğunu düşündüğünüz zaman, düşündüğünüz gibi oy kullanmak, 

Mali’de darbecilere ilişkin çelişkilere dikkat çektiğiniz yerde, bu çelişkilerin içinde yer almayacağınızı açıkça beyan edebilmek, 

Macron’a karşı çıktığınızda, sonuna kadar eleştirdiğiniz Diyanet üzerinden değil de kendi değerleriniz üzerinden karşı çıkabilmek tam olarak belki de biz olabilmek, 

“Sen kimsin” demek yerine 

“biz” olabilmek, 

Yani 

İktidarın kendi bekası adına izlediği dış politikasına kılıf olarak uydurduğu “milli duruş”, “milli çıkar”, “ulusal çıkar”, “tek yürek olma”, “Dış güçlere karşı savaşma”, “bizi bölmek isteyenlerle mücadele etme” söylemlerinin arkasında hizaya girmektense, 

“hain”, “ülkesini sevmeyen”, “ihanet eden” yaftamalarından korkmadan 

Kendiniz, tabanınız, paydaşlarınız ve birleşenleriniz, ittifak ettikleriniz gibi durduğunuz yerde durabilmek tam olarak “Biz olabilmek”…