“Sezgisel akıl kutsal bir lütuf, rasyonel akılsa sadık bir hizmetkardır. Yarattığımız toplumlar, hizmetkara saygı göstereyim derken lütfu unutmuştur.” Albert Einstein

Geyran Dağı kucaklar ovayı/ seyrederken şarap kokulu üzümleri/Zeytin ağaçları kadim bir zamandan/ gülümser ihtiyar yüzleriyle/ Kekik kokularını taşır/ kaplumbağalar sırtlarında/ Zaman durgun bir su gibi bekler akmayı/ Varlığın sessiz ve derin bir anda/hiçliğini anımsatır/ Arınırken ruhun kirinden/ kucaklar sadece sevgiyi

Toprağı, bitkileri, hayvanları, ekolojik, iklimsel, coğrafi ayrıntıları tanımak. Her canlı varlığın hayat emarelerini, her esintinin ritmini, her mevsime ait değişimleri deneyimlemeye adanmış bir hayatı yaşamak. Geçmişten gelen bilgiyi sürekli bir hafıza haline getiren hayatın sorumluluğunu duymak.

Bahçe duvarında bir yılanın değiştirdiği gömleğiyle karşılaşmak, baykuş kelebeklerinin çiftleşmelerine, dişinin uçup giderken erkeğin ölümü bekleyişine tanık olmak. Hiç canlanmayacak gibi duran kupkuru dalların yeşillenmesini, çiçek açmasını, meyve vermesini gözlemlemek.

Arıların gelinlik giymiş ağaçların etrafında şarkı söyleyip, dans etmelerinin estetik ritüelini izlemek. Karıncaları, solucanları, böcekleri selamlamak, yerçekimiyle üstünde durabildiğimiz toprağın altındaki küçük evrene hayranlık duymak. Kibrin ve egonun anlamsızlığını duyumsamak.

Her kültür, insan olmanın ve yaşamanın anlamı nedir? sorusuna bir yanıt verir. Modern dünyada kadim yerel kültürlerin bilgeliği ise tehlikede. İnsanlığın mirası olan uçsuz bucaksız bir bilgi ve deneyim hafızası, muazzam bir hayal gücü bütünü yok olmaya gidiyor.

Kutsal coğrafya sayılan Tibet Kailash Dağı’nın eteklerinden doğan Indus, Ganj ve Brahmaputra nehirleri milyarlarca insana hayat verir. Hindular, Budistler ve Jainistlerin kutsal saydığı bu dağın yamaçlarında yürümeye dahi izin verilmez. Bu dağın yamaçlarını endüstriyel girişimlere, madencilere açmak Asya halkları için kabul edilemez.

Oysa Kanada’da British Columbia hükümeti Kutsal Pınar’ı endüstriyel girişime açmış, Todagin Dağı’nın ( dünyadaki en büyük Dall Yaban koyunu popülasyonunun yaşadığı yer ) yamaçlarında altın madeni aranmasına izin vermiş.

Ülkemizdeki durum ise daha da vahim. Dağların maden aramalarıyla, nehirlerin madenlerden çıkacak atıklarla yok edilmesi süreci yaşanıyor. ( Kaz Dağları, Madran dağı..) Ormanlar yanarken, orman bölgeleri inşaat alanına dönmüş durumda. Yeryüzü bir metaya indirgenerek istenildiği gibi tüketilebilecek bir hammadde deposu olarak görülmekte.

Bir kültürün bıraktığı ekolojik ayak izini, çevresi üzerindeki tesirini belirleyen şey, inanışların etkisi ve fikirlerin halkın gündelik hayatına nasıl geçtiğidir. Bir kültür, insanların eylemleri ve arzularının niteliğiyle ölçülür.

Antropolog Wade Davis bu durumu somutlaştırır : “Bir dağın koruyucu bir ruhun mekanı olduğuna inanarak büyüyen bir çocuk, söz konusu dağın maden ocağına çevrilmeye hazır cansız bir kaya kütlesi olduğuna inanarak büyüyen bir çocuktan tamamen farklı bir insan olacaktır. Kutsal bir mekan olduğu için kıyı ormanlarına saygı duyması gerektiğini öğrenerek büyüyen Kwakwaka’wakwlara ( Pasifik Kuzeybatı Sahili yerli halkı, anlamı “konuşan kabileler”) mensup bir çocuk, bu ormanların sonuçta kereste olacağını öğrenerek büyüyen Kanadalı bir çocuktan faklı olacaktır.” ( “Yol Bilenler”)

Kadim yerel kültürlerin başardıkları şey, zaman içinde ayinler, ritüeller aracılığıyla “yeryüzüyle” ilişki kurmuş olmalarıdır. “Üstelik bu ilişki sadece toprakla kurulan derin bir bağlılığa değil, çok daha girift bir sezgiye – toprağın insan bilinci tarafından vücuda getirildiği fikrine- dayanır.” ( Davis- a.g.e )

Bu nedenle dağlar, nehirler ve ormanlar insanların başrolde olduğu bir sahne dekoru, cansız varlıklar değildir. Bu toplumlara göre, toprak canlı bir şeydir, insan imgelemi tarafından kavranması ve dönüştürülmesi gereken dinamik bir güçtür. Davis’e göre bu yaklaşım en soyut ve çarpıcı ifadesini Avustralya’daki Aborjinlerin girift felsefesinde bulmakta.

Kıtayı kana boyayan İspanyolların boyun eğdiremedikleri, Sierra Nevada de Santa Marta Dağı’nda (Karayip sahili- 6.000 m. yükseklikte) yaşayan Kogiler,Arhuacolar ve Wiwalar’a göre, doğaya ait her unsur yüce bir anlam taşır, en küçük varlık dahi öğreticidir, en ufak kum tanesi evreni yansıtır. Onlar kendi dünyaları ile silahların dünyasının yan yana var olamayacağına inanmaktalar.

Rönesans’tan başlayıp Aydınlanma Çağı’na kadar süren dönemde evren akıl ve mekanizmalardan ibaret bir şey olarak kabul edilirken, hem insan dışındaki bütün canlı varlıklar hem de yeryüzü cansız hale getirildi. Toprağın bir ruhu olabileceği, bir kelebeğin kanat çırpışının, bir kuşun uçuşunun bir anlam taşıyabileceği, inanışların hakiki yankılarının bulunabileceği düşüncesi gülünç bulunup basitleştirildi.

Bu anlayış, doğanın yenilmesi ve hükümranlık altına alınması gereken bir engel, tüketilmesi gereken bir kaynak olarak görülmesine neden oldu. Bugünkü kültür canlı yeryüzüyle, sömürüye, yok etmeye ve açgözlülükle tüketmeye yönelik barbar bir ilişki kurmamızı teşvik etmekte.

Davis bize Aborjinlerin derin felsefesini anlatıyor.” An, hiçlikle başlar. Bir erkek ya da kadın yürümeye başladı mı hiçlikten şarkılar, yani gerçekliğin müzikal tecessümü, kainat ezgileri doğarak dünyaya nitelik kazandırır. Bu şarkıların yarattığı titreşimler birtakım biçimlere bürünür .Danslar biçimlere tanım kazandırır ve böylece fenomenolojik alemin nesneleri- ağaçlar, kayalar, dereler, yani Rüya’nın bütün fiziksel kanıtları- ortaya çıkar, Ritüeller duracak olursa, sesler kesilir ve her şey yitip gider. Dünyada ne varsa bir arada tutan şey Şarkı Hatları’dır; her şey sürekli değişen baki Rüya’ya tabidir…. Bu topraklar üzerinde yürümek…ebediyen yaratım dansı etmek demektir.”

Dünyanın en ücra yerlerinden Bodaluna Adası halkı için zaman kavramı bulunmuyor. Zenginlik, sahip olmakla değil, kişinin cömertlik yapıp çevresiyle iyi ilişkiler kurarak kazandığı itibarla belirlenmekte.

Modern dünyada kadim bilgeliği yaşatmaya çalışan kültürlerden örnek alınacak çok şey var. Octavio Paz durumu çarpıcı bir biçimde özetliyor: “ İlerleme ve teknolojik gelişme mitine dayalı tek bir uygarlık tasavvuru, hepimizi fakirleştirmekte ve sakatlamaktadır. Yeryüzünden silinen her dünya görüşüyle, yitip giden her kültürle beraber, bir hayat imkanı da ortadan kalkmaktadır.”