Medeniyetin henüz tamamlanmadığını söyleyen Sosyolog Norbert Elias’ın tanımı halen geçerli. Elias’a göre medeniyet, “şiddetten arındırılmış toplumsal yaşam” ya da “insanlar arası ilişkilerde şiddetin yok edilmesi” anlamına geliyor.

Medeniyet, şiddeti toplumsal yaşamdan tasfiye etmekle belirlenen bir süreç. Kuşkusuz bu sadece içinde yaşadığımız toplumla sınırlı değil. Dünyanın medenileşmesi de şiddetin yok edilmesi ve barışın egemen kılınması demek. O halde dünya henüz medenileşemedi.

Modern toplumlar bu yolda ilerlemek için demokrasi ve hukuk devleti gibi kavramlar geliştirdiler ve devlete barışı sağlama yükümlüğü karşılığında şiddet tekelini verdiler. Ancak siyasetin dost-düşman ayrımına dayandığı kültürlerde, toplumsal yaşamın her alanında keskin bir kutuplaşmanın yaşanılması kaçınılmaz. 

İktidar için çatışanlar, kurumları zapt edilmesi gereken kaleler gibi görmeye başlar, şiddet ve savaş bu kaleleri ele geçirmek için yapılır. Polis ve yargı adil ve tarafsız davranmazlarsa, barışı sağlamak imkânsız hale gelir.

Bir toplum sorunlarını tartışma-uzlaşma-işbirliği ekseninde, siyaset aracılığıyla çözme yeteneğine ve geleneğine sahip değilse, o toplumun barışı hukuk güvenliği yoluyla sağlama imkânı bulunmamakta.

Sorunlarını sadece güvenlik boyutuyla ele alıp, baskı, inkâr, imha politikalarıyla çözme siyaseti; devletin hukuka bağlanmasını, hukukun üstünlüğünün sağlanmasını, bireyin hukuk güvenliği altında yaşamasını engeller.

Devletin kendisini hukukla bağlı görmediği, adil yargılanma hakkının çiğnendiği, sanığın ve mağdurun haklarının gözetilmediği, insan hak ve özgürlüklerinin kullanılamaz hale geldiği, insanlık suçlarının cezasız kaldığı bir yerde şiddet, çatışma, gerilim yani medeniyetsizlik var demektir.

Ülkemizde 100 yıla yakın bir süredir demokrasi ve meşru hukukla bağlantısı olmayan devlet organizasyonu tekçi ideolojisi doğrultusunda hak ve özgürlük taleplerini bir kalkışma olarak değerlendirdiğinden, bu talepleri şiddet tekelini gayrimeşru kullanarak hatta manipülasyonlar yaparak bastırmaya çalıştı.

Bugün gelinen noktada Cumhur İttifakı iktidarı Osmanlı-Türk devlet geleneği doğrultusunda kadim sorunlarını toplumun belli kesimlerini birbirlerine düşürerek, ötekileştirme ve çatıştırma siyasetiyle çözülemez hale getirmekte. Hedef aldığı kesimleri inkâr, imha ve baskıya dayalı uygulamalarla bezdirerek toplumsal travmaları onarılamaz noktalara taşımakta.

Söz konusu iktidar cephesi, muhalif kesimleri ve eleştirel düşünenleri tevarüs ettiği kadim devlet geleneğiyle, siyasi suç ve delil icat edip, yargıyı ve hukuku araçsallaştırarak tutuklatmakta ve adil yargılanma hakkından mahrum etmekte.

Devlet iktidarı, toplum tarafından kendisine tanınan “hukuk kuralları içinde zor kullanma” yetkisini, hukukun dışına çıkarak çıplak şiddet olarak kullanıyor ve demokratik hukuk devletinin en önemli unsuru olan adil yargılanma hakkını yok ediyorsa burada medeniyet kaybını gösteren devlet vandalizmi söz konusudur. 

Muhalefet partilerinin milletvekilleri ve parti görevlileri, eleştiri hakkını kullanan gazeteci, yazar, sanatçı, akademisyen, iş adamları “suçta ve cezada kanunilik”, “kanun önünde eşitlik” ve “masumiyet karinesi” ilkelerine aykırı bir şekilde yargısal süreçlere tabi tutulmakta.

Cumhuriyet rejiminin demokratikleşememesi, hukuka bağlı ve hukuku üstün kılan bir zihniyeti ve pratiği ortaya koyamaması, “kanun önünde eşitlik” ilkesinin kâğıt üzerinde kalmasına, ayrımcılığa, masumların ve mağdurların hak ve hukukunun çiğnenmesine neden olmakta.
.
Madenciler ve işçiler iş güvenliği standartlarının dışında çalıştırılarak hayatlarını kaybetmekte, olası kastla öldürme suçunu işleyenler korunurken, sorumluluk alt kademede görev yapan insanlara yüklenmekte. Bunun örneklerini toplum olarak yaşadık.

2011 yılında Roboski’de savaş uçaklarının bombalaması sonucu 34 Kürt yurttaşın ölümüyle sonuçlanan olayda, 2012 yılında Afyonkarahisar’daki bir mühimmat deposunda çıkan yangın sonucu 25 askerin ölümüyle sonuçlanan olayda, 2014 yılında Soma’da yaşanan ve 301 madencinin ölümüyle sonuçlanan faciada, 2018 yılında Çorlu’da meydana gelen tren kazası sonucu 25 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayda yargısal süreçlerin nasıl işlediğini, mağdurların hukukunun nasıl ayaklar altına alındığını, adaletin gerçekleşmediğini gördük.

03/07/2020’de Sakarya’daki havai fişek fabrikasında meydana gelen patlama sonucu 6 işçi hayatını kaybetti, 114 işçi yaralandı. 2009 yılının Ağustos ayında, aynı fabrikada meydana gelen patlamada 1 kişi ölmüş, 37 kişi yaralanmıştı. 

Olaydan sonra devleti yönetenlerin gösterdiği reflekslerden gerçek sorumluların ortaya çıkarılmayacağı anlaşılıyor. Cumhurbaşkanı fabrika sahibiyle birkaç kez konuştuğunu belirtirken, İçişleri Bakanı da fabrikanın Mart ayında denetlendiğinin altını çiziyor. İktidar, bürokrasi ve medyanın önemli bir bölümü hakikatin peşinde değil. Vicdanlar berhava, ahlak sükutta.

Demokratik olmayan ve hukukla bağı olmayan bir rejimde devlet kutsal, dokunulmaz, hatta kendi halkına karşı korunması gereken bir “leviathan” haline gelir. ( Hobbes) Soyut devlet tek kişide ya da oligarşik bir yapıda tecessüm eder; ordu, polis, istihbarat gibi güvenlik kurumları da bu örgütlenmede kapalı ve denetlenemez kurumlar olarak yer alır. Askeri bürokrasi bu yapıda her zaman en önemli güçtür; bu güç kimi zaman sahnede kimi zaman perde gerisinde etkili olur. Parlamento, hükümet ve yargı göstermelik kurumlardır. 

Böyle bir rejimde devlet hukuka değil, her türlü yolsuzluk ve ayrımcılığa açık bir güce ve şiddete dayanır. Hak ve özgürlük talepleri isyan kabul edilerek şiddet ve bastırmayla yok edilmeye çalışılır. Artık burada ne bir toplumsal uzlaşma ne de toplumsal barış umudu vardır. 

Oysa sahih bir demokratik rejimde devlet sadece halka hizmet etmekle görevli bir örgütlenmedir. Toplum içindeki topluluklar farklılıklarını koruyarak, barış ve özgürlük içinde ve hukuk güvenliği altında yaşamayı güvence altına alan asgari bir uzlaşma temelinde devlet aygıtını oluştururlar. Bu nedenle devlet kutsal olmayıp, toplumun bu ihtiyaçlarını karşılayacak olan bir hizmet aygıtıdır.

Halkın seçtiği parlamento, parlamentoya ve kamuoyuna hesap veren bir hükümet ve bağımsız ve tarafsız yargı devleti somutlar. Hükümetin emrinde ancak parlamento ve sivil toplumun denetiminde olan açık, şeffaf ve denetlenebilir asker-sivil güvenlik bürokrasisi temsili kurumların altında yer alır. 

Türkiye, partili cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte Cumhuriyet döneminin en ağır demokrasi, hukuk ve insani değerler krizi içine girmiş durumda. Denetlenemez, frenlenemez mutlak bir gücün tek kişide ve yakın çevresinde tecessüm etmesi hak ve özgürlüklerin kullanılmasına, hukuk güvenliğinin gerçekleşmesine, kadim sorunların tartışma-uzlaşma-işbirliği zemininde çözülüp, barışın sağlanmasına engel oluşturmakta.

Nitelik ve kalite kaybolmakta, yolsuzluk ve kayırmacılık ahlaki çöküşe neden olmakta, güzellik idesi olan estetik yerini zevksizliğe, kabalığa ve basitliğe terk etmekte, iyilik saflık olarak nitelenirken, kötülük sıradanlaşmakta.

Türkiye tarihinin en kritik döneminde eğik düzlemde yuvarlanmakta. Toplumsal kesimler gerçek temsilcileriyle birlikte sıfırdan bir inşayla “temel mutabakat”ı sağlayamazlarsa ödenecek toplumsal bedel ağırlaşacaktır.