Cezasızlık (impunity) kavramı 1990’lı yıllarda devletin bizzat yarattığı veya göz yumduğu aktörler eliyle yahut devlete bağlı kurumların denetlenmemesi sonucu meydana gelmiş olan ağır ve sistematik hak ihlalleri ile ilişkili olarak kullanılmaya başlandı. 

Ağır insan hakları ihlallerinin yaygın ve sistematik bir biçimde ancak devlet adına hareket eden kişi ve gruplar tarafından işlenebilmeleri dolayısıyla faillerinin cezadan bağışık kalması devlet politikalarının kurumsallaştırdığı bir Vandalizm haline işaret etmekte.

İnsan hakları hukukunun temel meselesi haline gelen cezasızlık olgusuna ilişkin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen “Ağır Uluslararası İnsan Hakları Hukuku İhlalleri ve Ciddi Uluslararası İnsancıl Hukuk İhlalleri Mağdurlarının Çözüm ve Tazminat Hakkına Dair Temel Prensipler ve Kurallar” ile Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin “Ciddi İnsan Hakları İhlalleri Bakımından Cezasızlığın Sona Erdirilmesine Yönelik Rehber İlkeler” başlıklı kararı bu konuda ayrıntılı değerlendirmeler ve çözümler getirmekte. 

Söz konusu iki referans belgede cezasızlıkla mücadelenin dört temel amacı belirtilmekte. Bu amaçlardan birincisi “mağdurların çektikleri acıların kabul edilmesi ve hatırlanması” yani cezalandırıcı ve onarıcı adaleti öngörülmekte. 

Hakikati bilmeye yönelik ikinci amaç ise hak ihlallerinin kayıt altında tutularak arşivlenmesi ve dolayısıyla kolektif hafızanın inkarcı eğilimlerle ortadan kalkmasını önleme ödevi olarak düzenlenmekte.

Tazminat ödenmesini öngören üçüncü amacın mağdurları iyileştirici etkisiyle kamu barışına, uzlaşma ve istikrara katkı sağlama işlevi öngörülmekte.

Bir daha tekrarlanmama garantisini öngören dördüncü amaçla cezasızlığın pozitif önleme fonksiyonu üzerinde durulmakta.

Ağır ve ciddi insan hakları ihlalleri yaygın ve sistematik bir şekilde veya bir çatışma ortamında uygulanmışsa, uluslararası bir suçun maddi unsurları haline gelerek, cezasızlığın diğer referans kavramı olan “uluslararası suçlar”ı gündeme getirmekte.

Uluslararası suçlara dair bağlayıcı ilkeler 1998’de kabul edilen Roma Anlaşması’nda ve buna dayanarak kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce belirlenirken, Roma Statüsü’nde tarif edilen dört temel suç tipi kategorisi ise soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçları olarak düzenlenmiş durumda.

Türkiye’de soykırım ve insanlığa karşı suçlar ilk defa 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 76 ve 77. maddelerinde düzenlendi. Ancak bu düzenlemelerde “kişilerin zorla kaybedilmesi” ,”ırk ayrımcılığı”, “sürgün ve nüfusun zorla nakli” fiilleri yer almadı.

Ayrıca meşru müdafaada sınırın aşılmasıyla ilgili olarak TCK m.27/2 ile “Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.” düzenlemesi getirilerek kolluğun ve paramiliter grupların insan hakları ihlallerinde yargının eli rahatlatılmış oldu.

Türkiye’de cezasızlık hâlinin temel paradigması askeri darbe sonucu düzenlenmiş olan 1982 Anayasasının başlangıç bölümünde yer almakta. Bu düzenlemede “Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı “ belirtilmekte. 

Soyut ve muğlak kavramlar üzerinden yasaklar getiren ve her alandaki her türlü faaliyetin korunmayacağını öngören bir anayasal temel üzerine kurulan bir siyasi gücün ve onun güvenlik ve yargı unsurlarının cezasızlık olgusunun uygulayıcıları olmaları beklenen bir sonuç olarak ortaya çıkmakta.

Bu nedenle Türkiye’de cezasızlık halini doğuran temel dinamik savcı ve hakimlerin kendilerini devleti ve dolayısıyla çoğu zaman kamu görevlisi olan failleri korumakla görevli görmeleri.

Yargının devleti koruma refleksinin somutlaşmış hali, suçun sorumlularının doğrudan devlete bağlı polisler, askerler, üst bürokratlar veya devletle bağlantılı paramiliter gruplar olduğunda ortaya çıkmakta.

Türkiye’de cezasızlık politikasının en bariz örnekleri Hrant Dink, Rahip Santoro, Tahir Elçi, Zirve Yayınevi cinayetlerinden Roboski ve Suruç katliamlarına kadar çok sayıda soruşturma süreçlerinde yaşandı. 

Cezasızlık pratiği, azınlık ve muhaliflere yönelik devlet bağlantılı suikastlardan toplantı ve gösteri yürüyüşleri sırasında sivillere yönelik işlenen toplu cinayetlere, kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanımından kadınlara ve çocuklara yönelik cinayetlere, asker ölümlerinden iş cinayetlerine kadar son derece geniş bir yelpazede görülmekte.

Cezasızlık pratiği, geçmişle hesaplaşılmasında yargı engeli olarak ortaya çıkmasının bir sonucu olarak ağır insan hakları ihlalleri faillerinin cezasız kalmasına neden olmakta.

25-26 Mart 1994’de Şırnak’ın Kuşkonar ve Koçağılı köylerinde F-16 uçaklarıyla yapılan bombardıman sonucu çoğu kadın ve çocuk, 13’ü Koçağılı, 25’i Kuşkonar’dan olmak üzere 38 kişi öldürülmüş, 13 kişinin yaralandığı bombardımanda köylülerin ev ve hayvanları da ağır zarar görmüştü. 

Tanıklar operasyon sonrasında yetkililerden yardım alamadıklarını; Kuşkonar’da ölenlerin toplu mezarlarda yakıldığını anlatmıştı. Bunun sonucu Kuşkonar’da yaşayan birçok kişi ertesi gün eşyalarını toplayıp köyden kaçmış ve bir daha da geri dönmemişti.

Türkiye’deki dava dosyası yıllar boyu mahkemeler arasında dolaşırken, ölenlerin yakınları AİHM’e başvurmuştu. AİHM, Türkiye’yi 20 yıl sonra, 12 Kasım 2013’te, hava saldırısı emri vermek‘, ‘yeterli soruşturma yapmamak‘, ‘insan yaşamını dikkate almadan bombalama yapmakveuçuş kayıtlarını gizlemek’ suçlarından toplam 2 milyon 305 bin avro tazminata mahkum etmişti. 

Genelkurmay Askeri Savcılığı, AİHM kararından sonra dosyayı zamanaşımının dolması gerekçesiyle takipsizlik kararı vererek cezasızlık pratiğini devam ettirdi. 

Bu katliamla, 28 Aralık 2011’de 17’si çocuk 34 köylünün bombardıman sonucu öldürülmesi olayıyla benzerlik kurulan Roboski katliamı da Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın takipsizlik kararıyla kapatıldı.

12 Eylül 1980 darbesi sürecinde yapılan işkencelere ilişkin tüm soruşturmalar da savcılıklarca verilen takipsizlik kararlarıyla kapatılmış oldu.

Yaşanan ve yaşanmakta olan örnekler göstermektedir ki ; cezasızlık pratiğinin temelinde mevzuatın uygulanmaması sorunu yatmakta. Bu nedenle kolluk görevlilerinden savcı ve hakimlere kadar kamu görevlilerinin zihniyet ve algılama kapasiteleri önemli. Türkiye’de hak ihlallerinin aktörleri arasında polisin geçmişte olduğu gibi birinci sırada yer aldığını söylemek mümkün.

Siyasi iktidarların zihniyetleri, karar ve icraatları, savcı ve hakimleri etkileme güçleri de cezasızlık pratiğini beslemekte. Yine merkezdeki güç çatışmalarının polis ve yargı üzerindeki etkileri de olumsuzlukları arttırmakta.

Yargı organlarının insan hakları ihlallerine karşı duyarlı olduklarını söylemek son derece zor. AİHM’nin de çok sayıda kararda tespit ettiği üzere, savcılar, etkin soruşturma yükümlülüğünü sıklıkla ihlal etmekteler. Nitekim bu durum AİHM tarafından ‘kurumsal bir ihmal’in (institutional negligence) göstergesi olarak kabul edilmiş durumda.

Türkiye’de yargı kurumunun temel hak ve özgürlüklerin ihlalleri ile ilgili bir gelenek oluşturamadığı hatta hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasının bir aracına dönüştüğü görülmekte. 

Bir hukukçunun hukuk bilgisine sahip olduğunu kabul etmek için hukuka filozofik, sosyolojik ve tarihi açılardan yaklaşması gerekmekte. Hukukçunun sadece bilmesi yeterli değildir. Adaleti sağlama uğruna bilgiyi elde etme çabasında bulunması gerekir. Bu hukukçunun ahlaki görevidir.

Hukukçu için mantıki süreç yeterli değildir. Bu nedenle hukukçu adaleti gerçekleştirmek üzere olası kararını vicdanında değerlendirecektir. Adalet sever olması gereken hukukçunun kararını vicdanında onarken etik bir değerlendirme yapması gerekmekte. Çünkü hukukun bağlayıcılığı insanların vicdanında yer alan adalet duygusundan ileri gelmekte. 

Bu nedenle iyi hukukçunun iyi yasalardan önemli olduğu söylenmiştir. İşte hakimin tarafsızlığı da onun nitelikli, bilgili, adalet sever, donanımlı, vicdanlı olmasıyla ve bu niteliklerini koruyan anayasal ve yasal güvencelerle doğrudan ilgisi bulunmakta.

Hak ve özgürlüklerin insanlığa karşı suç oluşturacak şekilde ihlalinin cezasızlık pratiğiyle yok sayılması devletin hukuktan dolayısıyla medeniyetten koptuğunu, vandalizmi cezasızlık olgusuyla kurumsallaştırdığını göstermekte.

Yazıma cezasızlık pratiği örnekleriyle devam edeceğim.