Netflix’te “The Paper” diye bir dizi var. Orijinal ismi Hırvatça “Novine” yani, gazete. Zaten dizi Hırvatistan yapımı. Hikâye Hırvatistan'ın bir kentinde -kurgusal olarak- son bağımsız gazeteyi bir oligarkın satın almak istemesiyle başlıyor.

Oligarkın gazeteyi satın almak istemesindeki niyet basittir. Annesi -ki aslında o da işleri yöneten güçlü bir figürdür- bir gece bir trafik kazasına karışır. Gecenin bir yarısı kendi kullandığı arabada uyuyunca kaza yapar ve üç gencin ölümüne sebep olur. Olay birkaç polisin de sürece dahil olmasıyla kapatılır. Ancak oligark tedirgindir. Son bağımsız gazeteyi de satın alarak işini şansa bırakmak istemez. Ne tesadüf ki satın almak istediği gazetede bir muhabir de bu işin peşini bırakmaya niyetle değildir.

Neyse, gazete satın alınır. Ancak işler daha da karışır. Oligarkın ittifak içinde olduğu belediye başkanı ile arası açılır. Belediye başkanı bu arada Hırvatistan Cumhurbaşkanlığı için aday olmaya hazırlanmaktadır. Birlikte yaptıkları bir şirket usulsüzlüğü kamuoyuna yansıyınca oligark ile belediye başkanı iyice düşman cepheler haline gelirler. Gazetede ise satın almadan sonra yeni patronla iyice uyumlu bir yayın yönetmeni göreve getirilir. Ancak işler yine karmaşıklaşır. Oligark bu şirket meselesi yüzünden (belediye başkanının oldubittisiyle) hapse girer. Pazarlık sonucu yine eski yayın yönetmeni göreve gelir. Tüm bu süreçlerin perde arkasında bir de herkesin desteğini almak istediği karanlık ilişkilere sahip bir başepiskopos da vardır.

Akıllara hemen Türkiye gelse de dizi aslında çağımızın başlıca meselesi olan otoriter sağ popülizm ve “siyasal sistem” konusunda önemli şeyler söylüyor. Tekrar diziye dönecek olursak. Belediye başkanı adaylık konusunda ciddidir ve oyunu hayli sert oynar. Rakibi, yani mevcut Cumhurbaşkanı ise bir kadındır. Ve onun da kirli ilişkileri vardır. Oyun sertleştikçe taraflar sürekli rakipleri aleyhine bilgi sızdırırlar. Ancak “Novine” çeşitli hesaplar ve her gün değişen ittifaklar içinde bu bilgilerin kimini yayınlar kimini ise yayınlayamaz. Kimi haberler bağımsız internet sitelerine gider ancak onlar da işin doğrusu sansasyon peşindedir.

Kampanya ilerledikçe işler sertleşir. Taraflar her gün yeni bir bilgi sızdırmaya çalışırken kendi kirli geçmişlerini de örtmeye çalışırlar.

Belediye başkanı bu süreçte sağ seçmenlerin oyuna talip olur. Vaat olarak (ülkenin gündeminde hiç olmayan) terörizmle mücadeleye, silahlanmaya daha fazla kaynak ve ülkede Hırvat olmayanların kodlanması gibi hayli sağ söylemler geliştirir. Komünizm dönemindeki yönetici tabakadan gelen mevcut Cumhurbaşkanı ise çareyi bu vaatleri, özellikle terörizme ilgili olanı tekrarlamakta bulur.

İki kritik sahne popülist sağın yükselişi hakkında bize epey fikir veriyor. Kadın Cumhurbaşkanı vaktinde annesini dövmüştür. Bunun basına yansıyacağını öğrenir. Eğer bu haber yayınlanırsa kazanma ihtimali kalmayacaktır. Bunu engellemek için düşmanı ile yani belediye başkanı ile gizli bir görüşme gerçekleştirir. Çaresizdir. Belediye başkanının haberin yayınlanmaması için aracı olması teklifini elbette kabul etmez. Etmediği gibi eski komünist dönemin siyasi elitinden geldiği ve yarışa avantajlı başladığı gerekçesiyle rakibine “Artık sizin döneminizi bitti, artık halk iktidara geliyor” der, özetle.

İkinci sahne ise belediye başkanının seçimleri kazandıktan sonra yaptığı konuşmadır. Artık halkın istediğinin olacağını söyler. “Halkın istemediği her şeyden vazgeçeceğim” der. Ve ekler “Halkımın istediği her şeyi yerine getireceğim.” Devam eder: “Halkım benimle oldukça otoriteye ihtiyacım yok.” Vurucu cümle bence şudur: “Ülkemiz halkına dönüyor.”

Devam etmeden önce bu dizinin Hırvatistan televizyonunda yayınlandığını hatırlatalım. Açıkçası bizim burada hayal bile edemeyeceğimiz bir durum bu. Çünkü dizi aslında gazete ve gazetecisiyle, yargısıyla, polisiyle, siyasetçisiyle tüm bir sistemin çöküşünü anlatıyor. Bölümler ilerledikçe anlarız. Kimse temiz değildir. En güçlü görünen, en sağlam networke sahip kişi iç savaş sırasında kirli işlere karışmıştır, en amansız gazeteci bazı haberleri kimi hesaplara kurban eder. Sosyal demokrat görünen aday annesini dövmüş olmanın ötesinde siyasi olarak hiçbir vizyona sahip değildir. Belediye başkanı ise tüm gücünü ilişkilerine ve acımasızlığına borçludur. 

Dizi yukarıda da söylediğim gibi bize otoriter sağ popülizmin tüm dünyada hangi zemin üzerinde yükseldiğini gayet net biçimde anlatıyor. Dolayısıyla “Novine” aslında bu çağın ve dünyanın meselesini kendisine mesele ediniyor.

Ancak her türlü otoriter söylem ve uygulama için söylenegelen “halk/millet bunu istiyor” argümanı hiç şüphesiz şu sıralarda en çok bizim yani bu ülkenin milletten sayılmayanlarının canını yakıyor. “Milli değerlere aykırı” olduğu gerekçesiyle sosyal medya kapatılmaya/sınırlandırılmaya çalışılıyor, bir baro Diyanet İşleri Başkanı’nı eleştirdi diye “Çoklu Baro” adı altında iktidara yakın barolar kurulmaya çalışılıyor. Medya zaten milletin emrinde. Yargı için de zaten “Artık milletin emrinde” denmişti, bir vakitler.

Popülist sağın (seçmenin çoğu zaman pek de ilgisinin olmadığı) her türlü otoriter politika için argümanı belli ki dünyanın hiçbir yerinde değişmiyor: Millet böyle istiyor. Kastettikleri aslında, parti ya da şef böyle istiyor. Buna oy vererek destek olanlar da, millet oluyor.