21. Yüzyıl için büyük umutlar besleniyordu: “Bilgi Çağı” ya da “Bilişim Çağı” olacağı söyleniyordu.

Kısmen oldu da: Bilişim teknolojilerinin doludizgin gelişmesi, bu teknolojileri kullanan aygıtların geniş kitleler için erişilebilir hale gelmesi ve sosyal medya ağı kullanımının yaygınlaşması bilgiye erişimi bir ölçüde kolaylaştırdı.

Ola ki fazlasıyla kolaylaştırdı!

Daha doğrusu, bu yöntemler insanları bir anda hiçbir güvenirlik filtresinden geçmemiş, doğruluğu sınanmamış bir “bilgi” bolluğuna boğdu.

İki kesim bu yeni ortamı kullanmakta herkesten daha becerikli çıktı: Tüccarlar ve propagandacılar.

Reklam veren şirketler, arama motorlarını da yönlendiren güçlü algoritmalara sahip yazılımları sayesinde sanal ortama neredeyse tümüyle hâkim oldular.

Artık içine reklam kaçmamış bir sayfa açmak ne mümkün! İnternete girmeden önce on kutu mide bulantısı hapı bile yutsanız iflah etmiyor: Kusturuncaya kadar gözümüze sokuyorlar reklamlarını! Hatta yakında kokulusu ya da üç boyutlusu bile çıkar, gözümüze sokmakla yetinmezler diye korkuyorum…

Bir şeyler satın almadan, şu ya da bu ürünü beğenmeden, tanıtım yapan bir yerlere abone olmadan, aç gözlü tacirlerin çerezlerinin ve bilumum casus yazılımlarının özel bilgilerimizi çalmasını onaylamadan en sıradan habere bile ulaşılamaz oldu. 

Bir kavramın anlamını mı öğrenmek istediniz? Önce o kavramı bir cümlede kullanan yüzlerce reklam sitesi dökülüyor arama motorlarından.

Bir kitabın içeriğiyle ilgili bilgilere ya da hakkında yazılmış yorumlara, belki de yazarıyla yapılmış söyleşilere mi ulaşmak istiyorsunuz? Öncesinde bu kitabın satıldığı mecraların tanıtım sitelerinden oluşan Çin Seddini aşacak sabrı göstermeniz gerek!

İdeolojik propagandacılar ve özellikle devletlerin psikolojik savaş birimleri bu yenilikleri en iyi kullanan ikinci kesim oldu: Namı diğer “troller…”

Profesyonelce derlenmiş kirli yönlendirmelerini olabildiğince çok insana yaymak için özellikle sosyal medyadaki grupları hedef alarak çeşitli yöntemler kullanıyorlar: İnandırıcı olması amacıyla içine tek tük doğru bilgi kırıntısı kattıkları sahte haber yayan zincir epostalar… Gizemli komplo teorisi paylaşımları… “Konuyla ilgili ve iyi haber alan bir arkadaştan ya da akrabadan” gelen gizli ama kesin bilgiler… “Olağan” günah keçilerini hedef alan ve kendini gizleme ihtiyacını bile duymayan nefret söylemleri… Muhalif söylemleri bastırmak ve duyulmaz hale getirmek için kendileri ifade ettikleri mecraları demagojik suçlamalarla ve hakaretlerle işgal etmek… Muhalif kişilere yönelik cadı avları, linç kampanyaları…

Bu kesif ve yaygın bilgi kirliliğinin amacı elbette gündemi belirlemek, algıları yönetmek, tepkilerin yönünü etkilemek ve hedefini saptırmak. 

Gerçi bilgi kirliliğine karşı çareler, antikor kullanımlar üretilmedi değil: Teyit.org sitesi gibi sivil toplum mekanizmaları bu konuda çok ciddi ve yararlı çalışmalar yürütüyorlar.

Ancak yetmiyor, çünkü bu mekanizmaların hiçbirinin elinde kirlilik yayan merkezlerle aynı düzeyde teknik, teknolojik ve mali imkân, altyapı ve personel yok.

Zaten gerektiğinde bir başka mekanizma devreye sokuluyor hemen: Doğru bilgiyi paylaşanlara yönelik polisiye baskılar, linç kampanyaları, gözaltı ve hapisler… Başka bir değişle bilginin bir “suç unsuruna” dönüştürülmesi.

Bu yöntemler sayesinde iktidar odakları hem doğru bilgiye ulaşmaya çalışanları hem de bu bilgileri yaymaya kalkanları yıldırmak, ürkütmek, sindirmek, susturmak istiyorlar. Böylece meydan onlara kalabiliyor.

Sahadaki bu maddi üstünlük sayesinde bilgi kirliliği o kadar geniş kitlelere o kadar büyük bir hızla yayılıyor ki, bir tür “galatı meşhura” -yani "herkesin doğru bildiği yanlışa"- dönüşüyor. Sonuçta insanlar kirliliği değil, doğru bilgi kuşkuyla karşılar hale geliyorlar.

Gelgelelim, sorun bundan ibaret değil. Çünkü bizdeki kadar yoğun baskının olmadığı ülkelerde bile geniş kitleler sıklıkla yalana, demagojiye ve bilgi kirliliğine gönüllü olarak teslim olmayı seçebiliyor.

İşin doğrusu şu ki, günümüzde en gelişkin ülkelerde bile, yani doğru bilgiye ulaşma imkanının ve özgürlüğünün olduğu yerlerde bile birçok insan gerçeği ya da en azından gerçeğin farklı, çoğul yüzlerini artık umursamıyor, neye inanmak istiyorsa onu gerçek olarak kabul etmeyi tercih ediyor.

Üstelik sadece iktidar saflarında değil, muhalefet saflarında bile birçok insan ezberlerinin dışına çıkan her türlü bilgiyi almayı, hatta tartışmayı dahi reddedebiliyor. Bilginin doğru olup olmadığına değil, inancına uygun olup olmadığına odaklanmayı yeğliyor.

Bağnazlık bazen de “ilericilik” hatta “devrimcilik” kisvesine bürünebiliyor. Bağnazlıkla yapısal olarak bağdaşamayacak düşünceler adına bile bağnaz olunabiliyor!

Mesele şu ki, burada bambaşka, belki de yepyeni bir olguyla karşı karşıyayız: Aydınlanma çağı artık sonra erdi ve “bağnazlık çağı” olarak adlandırabileceğimiz, sonu belirsiz yeni bir “orta çağ karanlığına” sürüklendik.

Bu yeni çağın en temel özelliği, akılcılığın ve düşünmenin yerini duygu boşalımının alması. Bu çağda eleştirel düşünce, sorgulama, mantık süzgeci, görecelik, çelişkiler, bütünsel bakış çerçevesi, özeleştiri ve hümanist değerler büyük ölçüde ortadan kalkıyor.

Bunların yerlerini ise bağnaz inançlar, öfke, nefret, yok etme arzusu alıyor. Söz konusu “inanç”, klasik orta çağda olduğu gibi sıklıkla dini temelli elbette. Ama her zaman değil. Bu bağnazlık çağında siyasi düşünceler, ideoloji, ahlaki tercihler, özel yaşam tercihleri, hatta beslenme tercihleri ve estetik tercihler bile sorgulanmayı ve tartışılmayı kesinlikle reddeden katı inançlara dönüşebiliyor.

“Ya bizdensin ya öteki, ya bizdensin ya düşman!”

Seküler konular bile artık “dini” bir zihniyetle ele alınıyor, kanaat değil, değişmez bir “inanç” meselesine dönüşüyor!

Zaten referans noktası artık insanlığın tümüne ortak olması beklenen değerler değil: Sadece aidiyet duygusuyla bağnazca sahip çıkılan kimlikler ve o dar kimliklerin harcı olan yargılar. Toptancı ve kestirme yargılar… Çifte standart… Tahammülsüzlük… Farklı olana, yani “öteki”ne yönelik nefretin olağanlaşması ve meşrulaştırılması… Yok edicilik, kıyıcılık, acımasızlık. İnsani değerlerin, duyguların aşağılanması ve reddi.

Bunun nedenleri ayrı ve kapsamlı makalelerde ele alınmayı hak edecek kadar çoğul ve karmaşık.

En başa belki toplumsal dokunun yırtılması, insanları bir arada tutan bağların koparılması, insanları buluşturan değerlerin erozyonu.

Yüzyıllardır çaresi bulunamayan bir pandemi gibi tüm gezegene yayılan kapitalizm, sonunda menkul değerlerin dışındaki tüm değerleri yok etmeyi başardı. İlk döneminde kendi dayanağı olarak kullandığı “muhafazakâr” toplumsal değerlerin bile esaretinden kurtuldu. Artık varsa yoksa para, kâr, kazanç: Kasanın “helal” olup olmamasının bile bir önemi kalmadı, yeter ki dolu olsun.

Artık fren tutmayan bu açgözlülüğün, adaletsizliğin ve sömürünün karşısında insanlar savunmasız kaldılar.

Küreselleşmenin sonucunda, temel sorunların ulusal çerçevede çözülememesi bir tarafa, neredeyse kısmi kazanımlar ve reformlar dahi ulusal çerçevede elde edilemez hale geldi…

Baskı mekanizmaları hâlâ ulusal devletler eliyle yürütülürken, ekonomilerin kontrolü tümüyle küresel dev şirketlerin eline geçti. Böyle olunca, sınıf mücadelesi yerel düzeyde neredeyse muhatap bulamaz hale geldi: Hükümetleri sokakta ya da sandıkta alt etseniz dahi, asıl sermaye yurt dışında olduğu için, devirdiğinizin yerine koyduğunuz siyasi iktidarların da elinden fazla bir şey gelmiyor. Yunanistan’da Siriza’nın başına gelenler bunun en taze örneklerinden biri.

Oysa bu yeni çağda yaşam koşulları gitgide ağırlaşıyor… Teknolojinin yol açtığı ciddi dönüşümler nedeniyle çalışma koşulları ve iş süreçleri sürekli değişiyor… Geçmiş dönemin sosyal kazanımları sürekli aşınıyor… Çevre felaketlerinin, savaşların, açlığın yol açtığı göç dalgaları, insanların içinde yaşamaya alıştıkları toplumsal çerçeveyi altüst ediyor… Bağ kurmakta zorluk çektikleri yeni toplumsal aktörler ve onlarla beraber gelen, baş etmekte hatta anlamakta bile zorlandıkları yeni sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar…

Toplumsal yaşamdaki parçalanma, dağılma geleneksel dayanışma ağlarını da yok ediyor… Yaşam mücadelesi giderek günübirlik bir varoluş savaşına dönüşüyor… Bazen en ilkel haliyle. Gelecek korkusu, güvencesizlik duygusu tırmandıkça tırmanıyor… İnsanların çoğu değil uzun vadeyi, kısa ve orta vadeyi öngöremez, gelecek düşleri kuramaz hale geliyor…

Sadece kendi sorunlarına odaklanan ve diğeriyle bağ kuramayan insanlık, doğaya olduğu gibi kendi türüne de yabancılaşıyor, duyarsızlaşıyor. Diğer insanlarla aynı kaderi paylaştığı, aynı bütünün parçası olduğu duygusunu yitiriyor.

“Öteki” bellediği, rengi, ırkı, kökeni, dini, sosyal sınıfı, cinsiyeti ya da yönelimi, düşünceleri farklı olan diğer insanların yoksulluğu, işsizliği, hatta evlerinin başlarına yıkılması, savaşta ölmeleri, kellelerinin kesilmesi, denizi geçerken boğulmaları, yersiz yurtsuz kalmaları artık kimsenin umurunda değil.

Özet olarak, düzenin değişebileceği ve yarının bugünden daha iyi olabileceği umudunun zayıflaması, hatta giderek yok olması yılgınlığa ve bilinç gerilemesine yol açıyor.

Sorun şu ki, kapitalizmin artık düpedüz “çürüme” aşaması geçmiş olmasına rağmen, yeterince inandırıcı bir alternatif toplumsal model geçen yüzyıldan bu yana henüz ortaya konamadı…

Acı gerçek şu ki, geçen yüzyıl milyonları peşinden sürüklemiş olan sol ideolojiler ve örgütler geniş kitlelerin gözünde iflas ettiler.

Bunun nedenleri de ayrı tartışmalar gerektirir aslında: Kâh kendi iç çelişkileri, ideolojik kavgaları, sekterlikleri, bölünmeleri… Kâh bürokratik yozlaşmaları ve yöneticilerinin beceriksizlikleri… İktidara geldiklerinde ya da iktidara ortak olduklarında dönüşümü sağlayamamaları… Hatta halka yalan söylemeleri, şiddet uygulamaları… Özetle: Hemen tüm ülkelerde eski sol örgütler ve söylemler inandırıcılıklarını büyük ölçüde yitirdiler.

Geçmiş dönemin siyasi/ideolojik hataları da zaman zaman belirleyici ve kalıcı etkilere yol açtı: Örneğin farklı kimliklerin, azınlık sorunlarının ve mücadelelerinin “evrensellik” ya da “sınıf” adına inkâr edilmesi ve bürokratik bir buyurganlıkla kenara atılması kalıcı bir tepkiye yol açtı.

Muhalif güçler yeterince inandırıcı bütünsel çözümler ortaya koyamayınca, insanları ortak bir mücadelede buluşturamadılar. Değişim umudu yok oldukça da ezilenler geleneksel kimliklere ve dar kalıplara sığınmaktan başka çare bulamadılar.

Bütünsel yaklaşımlara kuşkuyla yaklaşılır oldu. Bunun sonucunda ezilenlerin farklı kesimleri kendilerini dar kimlik grupları içinde örgütlemeyi ve ifade etmeyi tercih eder hale geldiler. Aralarında yeterince birlik sağlanamadı. Bütünleşmeyi sağlayacak çatı kitle örgütleri, partiler, sendikalar eski güçlerini yitirdiler.  

İnsanlar kendi sorunları ve endişeleriyle baş başa kalıp giderek yalnızlaşmaya başladılar.

Başka bir değişle, toplumlarda endişeli, iktidarsızlaştırılmış, hem bugünleri hem de yarınları ellerinden alınmış çaresiz ama korku ve öfke dolu insanların sayısı giderek arttı.

Öfkelerini asıl sorumlulara yöneltemeyince de olağan günah keçilerine yüklenmeye başladılar.

Gelgelelim, bu yeni gericilik döneminin tek özelliği, ezilenlerdeki bilinç gerilemesi ve örgütlenme düzeyinin zaafa uğraması değil. Başka bir deyişle, sorun salt siyasi/örgütsel bir sorun değil.

Bu bağnazlık çağının en şaşırtıcı özelliği, bilinç geriliğinin orta çağdaki gibi geniş kitlelerin cehaletine dayanıyor olmayışı: Çünkü aslında insanlık tarihi boyunca bilgiye erişim hiç bu kadar kolay olmamıştı, eğitim en yoksul ülkelerde bile bu derece yaygınlaşmamıştı. (unutmayalım ki 19. Yüzyılın sonuna kadar gelişmiş ülkelerde dahi zorunlu yaygın eğitim yoktu, 20. Yüzyılın ortalarına kadar da birçok ülkede kadınların değil oy hakkı, eğitim hakkı bile yoktu)

Sorun artık kaba bir cehalet değil: İnsanlar artık bilmek, öğrenmek istemiyorlar. Bilgiye ulaşma çabasında değiller. Hatta onlara ulaştırılan bilgileri irdelemek, bu bilgilerin ışığında ezberlerini sorgulamak istemiyorlar.

Soru sorulmasını değil, kesin ve tek, basite indirgenmiş cevapların verilmesini istiyorlar. Kendilerini ait hissettikleri grupların ve kimliklerin ortak inancı neyse ona inanmak istiyorlar. Bu söylemle çelişebilecek en ufak bilgiye öfkeyle karşılık veriyorlar. Bu aidiyeti sarsabilecek en ufak kuşkuya, itiraza, nüansa, soruya tahammülleri yok.

Tek dertleri öfkelerini kusmak, bu yolla rahatlamak. Öfkelerinin sebebi olarak kimi tayin ettilerse ondan bir milim şaşmaya, meseleye farklı bir açıdan bakmaya katiyen niyetleri yok.

Dolayısıyla bugün karşı karşıya kaldığımız bağnazlığın temeli “cehalet”, yani bilgi eksikliği ya da bilgiye erişememe değil.

İşine gelmeyen bilgiye ısrarla sırt çeviren bir “gönüllü cehalet” söz konusu: Bilinçli olarak benimsenmiş bir hoşgörüsüzlük… Bir savunma ve varoluş stratejisi olarak sıkı sıkıya sahip çıkılan tahammülsüzlük ve tarafgirlik… Geçmiş yüzyılların en bağnaz ideolojileriyle (dincilik, milliyetçilik, totalitarizmin çeşitleri, vb.) ve kurumlarıyla anakronik bir kucaklaşma, kaynaşma…

Akılcılığı, düşünmeyi, sorgulamayı, nüansları, inceliği, hoşgörüyü tamamen askıya alan, yok etmeye çalışan nefret temelli bu “bağnazlık çağının” üstesinden gelmek, orta çağın üstesinden gelmekten zor olabilir.

Üstelik artık insanlığın elinde tüm doğayı, sosyal yaşamı ve gezegeni yok edebilecek teknolojiler var.

Karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım…

Gelgelelim, gerçekçi bir karamsarlık bize çıkış yolunu gerçeklerden kopuk hamasi bir iyimserlikten daha sağlıklı biçimde işaret edebilir.

Siyasi, programatik, kuramsal, örgütsel meselelere bulunabilecek kolektif çözümler, bütüncül yaklaşımlar bir tarafa, böyle bir dönemde aslında herkesin kendi etki alanında yapabilecekleri var: Bunların başında da insanlığın tarihi ve evrensel kazanımlarına, ortak değerlerine inatla sahip çıkmak, dayanışmayı daima öne çıkarmak geliyor.

Örneğin çifte standartlara, nefret söylemlerine, ırkçılığa, kadın düşmanlığına, LGBTİ düşmanlığına, şiddete, savaşlara, sömürüye, aşağılamalara, adaletsizliğe, her tür ötekileştirmeye inatla ve ısrarla direnmek, sessiz kalmamak. Kötülüğün olağanlaşmasına, sıradanlaşmasına izin vermemek, en azından itiraz edebilmek…

Bağnazlığa tepki olarak bir tür “karşı-bağnazlık” üretmemek. Eleştirel düşünceden asla taviz vermemek. Anlamaya çalışmak, olaylara ötekinin penceresinden de bakabilmek… Soru sormaktan, sorgulamaktan vazgeçmemek.

Bütün bunları yaparsak yeni bağnazlığı alt edebilir miyiz?

Emin olamayız.

Ama hiçbir şey yapmazsak, bu bağnazlığın herkesi alt edeceği, sonunda da gezegeni yok edeceği kesin!