Kırk yıl olmuş demek… Dile kolay, kırk yıl: Bir ömür!

Kırk yıldır asla kapanmayan parantez.

Kırk yıl önce, yani yirmili yaşlarımdayken, babamla amcamın 27 Mayıs 1960 darbesinden (o zamanlar buna “devrim” denirdi!) sanki dün yaşanmışçasına heyecanla söz etmelerini yadırgardım: Sözünü ettikleri dönem bana tarih öncesi gibi geliyordu… Oysa bu onların gençliğiydi. Onlar için “daha dün”, benim için bebekliğim!

Bugün yaşıtlarımla bir araya geldiğimizde, biz de değil yirmi, KIRK yıl önce yaşanmış bir darbeyi sanki dün olmuşçasına hop oturup hop kalkarak anıyoruz. Bugün yirmili yaşlarında olan kızımın akranlarının bu heyecanımıza ne gözle baktıklarını bilmek dahi istemiyorum!

Ne de olsa kırk yılda az şey değişmedi memlekette…

Örneğin (Rusya’da Çarlık rejimiyle Stalin döneminin farklarını votka üzerinden anlatan eski fıkradaki gibi) rakı artık daha sert, şaraplar daha lezzetli!

Kendi gibi düşünmeyen yurttaşlarına her gün sabahtan akşama kadar söven, onları “dış güçlerin maşası” ve “hain” ilan eden astığı astık kestiği kestik “tek adam” artık üniformalı değil.

Resmi nutukları televizyonda artık tek kanaldan değil, tek kanal gibi hareket eden birçok kanaldan izleyebiliyoruz. Üstelik görüntüler renkli.

Yaşı müsait olan iktidar yalakası profesyonel yorumcular hâlâ görev başında, ama yenileri de eklendi. Üstelik bunların saç sakal tarzları ve telaffuzları farklı. Gerçi üslubun mide bulandırıcılığı aynı, ama dil enikonu uzadı, kapsam genişledi.

Bir başka ciddi ilerleme, anayasada devlet başkanına verilen yetkilerin bayağı arttırılması!

Oysa ressam paşa yetkinin fazlasını kabul etmemişti: “O kadar yetki verirseniz benden sonra gelen diktatör olur” diye açıklaması bile var! Haşa paşam, haşa…

İdam cezası kalktı. Ama galiba yeniden getirmeye niyetleniyorlar. Gerekçe aynı sanırım: Asmayıp ömür boyu hapiste çürütmenin bir maliyeti var… Çok geliştik tabii ama nedense mali durum hâlâ biraz nazik… (Acaba mahkûmlardan katkı payı mı alınsa? Müşteri memnuniyetine orantılı…)

Listeyi uzatabilirim, ama itiraf etmeliyim ki bu yıl kara mizah yapasım bile yok. Atı alan da deveyi hamutuyla yutan da Üsküdar’ı çoktan geçmiş!

Bir darbenin hem ideolojisi hem devlet mimarisi, hatta dili ve söylemi bile kırk yıl sonra sapasağlam ortada duruyorsa, ister sert bir dille kınayarak ister aşağılayıp dalga geçerek üste çıkma çabaları ucuz teselliden öteye geçemiyor ne yazık ki.

Ben kendi hesabıma her sonbaharda 12 Eylül bilançosunu hatırlatmaktan bile usandım artık.

Kırk yıldır anlatılmadık, bilinmeyen ne kaldı? Her şey yeterince yazılıp çizilmedi mi? Zaten devletin söylemi bile kırk yıldır aynı.

Bu durumda biraz da kendi muhalefet bilançomuzla yüzleşmeyi denesek mi? Paşalar resmen iktidardan indikleri halde, fikirleri ve kurdukları yapı 40 yıldır iktidardaysa bu işte bir terslik yok mu? Bunun böyle olmaması için kırk yıldır biz ne yapabildik?

Örneğin kırk yılda demokratikleşme açısından bırakınız bir arpa boyu yol almayı, 12 Eylül’ün herhangi bir canisinden hesap dahi sorabildik mi?

Zaten hesap verecek kimse kaldı mı? En düşük rütbeli işkenceci bile çoktan şeref madalyasını ve primini alıp emekli olmadı mı?

Paşalarımız zaten sizlere ömür… Huzur içinde göçtüler bu dünyadan! Dünyalıkları da yanlarına kâr kaldı.

Var mıdır bir “öteki dünya” bilemem, ama varsa bile dünyevisinden sonra ilahi adaleti de yandaşların ele geçirmedikleri ne malum? Bence bizim darbeciler engin tecrübelerine istinaden orada da büyük ihtimalle “kıdemli zebani” olarak terfi almıştır…

Kaldı ki, onlardan güya hesap soracak olan bizlerin bile bir ayağımız çukurda değil mi artık?

Açık ya da kapalı, yarım yamalak ya da tam, askeri ya da sivil, dinci ya da laik faşizm çeşitleri altında nefes alıp ayakta kalmaya çalışırken koca ömür geçti. Zaten ömür dediğin nedir ki? Çoğu gitti azı kaldı…

Bu saatten sonra darbeciler hesap verseler, hatta özür dileyip bir de alnımıza öpücük kondursalar neyi halledecek? Bir daha yapmayacaklar mı sanıyorsunuz?

Zaten neyin hesabı? Şimdikiler biraz daha sıksalar, o zamanın katillerine rahmet okutup “o günler gene iyiymiş” dedirtecekler!

Şimdiden öyle diyen var.

Oysa hangi faşizmin ötekinden daha koyu olduğu çok mu önemli? Birinci gelene madalya mı vereceğiz? Ötekini temize mi çıkaracağız?

Sonuçta iktidar 12 Eylül mü beterdi bugün mü beter, yeter mi yetmez mi gibi konularda bile “muhalifleri” birbirine düşürmeyi başardı, birçok muhalif grup iktidardan çok öteki muhaliflerden nefret ediyor… Daha ne olsun?

Kabul edelim ki 12 Eylül 1980’den beri, yani neredeyse yarım yüzyıldır (ki öncesi de pek matah olmadığına göre aslında ezelden beri) bu ülkede fazla bir şey değişmiyor: Yüce devletimiz vatan topraklarını hâlâ kendi vatandaşlarının kanlarıyla suluyor, hapishanelerini asla boş bırakmıyor… Zerre kadar demokratikleşmiyor, niyeti de yok.

Acaba her yıl şu ya da bu katliamın, cinayetin, darbenin yıldönümünde basmakalıp anma ve kahretme nutuklarını temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp öne sürmek yerine, neden kırk yıldır hiçbir şeyi değiştiremediğimizi sorgulamak daha anlamlı olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum.

Çünkü geçmişte yaşananlar için suçu genetikte ya da tarihte, coğrafyada, ekonomide, ola ki antropolojide arasak… Hatta teolojiyi, teknolojiyi ya da Batı usulü sosyolojiyi suçlasak… Ola ki komşuları ya da dış güçleri, velev ki olağan şüpheli “ötekileri”, bilumum kanı bozukları sorumlu ilan etsek ne değişecek?

Asıl derdimiz, mevcut durumu nasıl değiştirebileceğimiz değil mi? En azından öyle olması gerekmez mi?

Kimlerle ve nasıl?

Hangi muhalefet partisinin söylemini ve programını referans alırsak bu topraklarda yaşayan insanların çoğu barış içinde ve birbirini boğazlamadan bir arada yaşayabilir? Hangisinin yönetiminde istisnasız tüm yurttaşlar asgari bir hukuk devleti güvencesine kavuşacak?

Hangi toplumsal yapının, siyasi geleneğin, devrimci grubun, sendikanın, sivil toplum örgütünün, yurttaş girişiminin iç işleyişini benimsersek hiç olmazsa kendi aramızda demokrasiye ereriz? Hangisinde yöneticilerden farklı düşündüğümüzde bile dışlanmadan ve hakaret işitmeden, “hain” damgası yemeden varlığımızı sürdürebileceğiz?

Hangi aydın grubunun gizli kapaklı ve katakullici çalışma tarzını ya da hangi kesimin bireysel aydınının muarızını aşağılayan polemik üslubunu örnek alırsak ortak sorunlarımızı hep birlikte ama birbirimizin kafasını yarmadan, derinlemesine tartışabileceğiz?

Ne yaparsak ve kimlerle birlikte hareket edersek kendi kaskatı inançlarımız ve önyargılarımız adına herkese biteviye vaaz vermekten, daima üst perdeden ithamlarla mahkûm edip dışlamaktan, ötekilere yönelik nefret söylemine başvurmaktan, emir ve komuta zincirimiz altında dahi olmayanlara her daim fetva ve emir yağdırmaktan, her fikir ayrılığında muhatabımıza hakaret etmekten ve gerekirse şiddet uygulamaktan vazgeçeriz?

Demokrasiyi kendi içinde özümsememiş bir muhalefetle 12 Eylül’ün kırk yıldır kurumsallaştırdığı faşizmi aşabilir miyiz?

12 Eylül’ün totaliter düşünce tarzının bizlere de bulaşan dogmatik katılığından kurtulmadan… İktidar odaklı otoriter liderlik modelinin ve antidemokratik yönetim tarzının paradigmasından kopmadan… 12 Eylül zihniyetinin ve şiddetinin kendi içimizdeki uzantılarıyla açık yüreklilikle hesaplaşmadan bu bataklığı kurutabilir miyiz?

Sonuç olarak, kırk yıl önce böylesine ağır bir yenilgi almış olmak değil beni kahreden.

Unutalım ya da affedelim demiyorum. Ama olan oldu.

Beni asıl kahreden, kırk yıl sonra yukarıdaki soruların cevabını hâlâ bulamamış olmak, bu kırk yıllık lağımdan nasıl çıkabileceğimizin yolunu ve yordamını hâlâ saptayamamış olmak…

Alışılageldik üst perde eril söylemler ve beylik sloganlar bu sorunları çözebilselerdi, paşam artık zebani kardeşlerinin yanına göçtüğü halde fikirleri kırk yıldır iktidarda kalabilir miydi?

Hâlâ usanmadık mı?