“Ülkede birçok iş yanlış yapılırken, bir kurumun ve onun başındakilerin doğru işler yapması, çölde vaha bulmak gibi bir şey.”

Birlikte yer aldığımız sosyal medya grubunda bu basit ama bilgece saptamayı yapan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden sınıf arkadaşım Dr. Ali Süha Yaycıoğlu, Türk Tabipler Birliği’nden (TTB) ve onun Merkez Konseyinden söz etmekteydi. 

Ardından da son dönem üstlendiği TTB başkanlığını dünkü Büyük Kongrede devreden bir diğer sınıf arkadaşımız Sinan Adıyaman’ın bu görevdeki başarısının altını çizerek hepimizin duygularına tercüman oldu:

“Covid-19 ülkeye musallat olduğundan beri onu birçok TV kanalında halk sağlığı ile ilgili konuşurken halka ve hükümete uyarılarda bulunurken izlediniz… TTB, ülkeyi savaşa sokmaya kalkanlara savaşın halk sağlığı sorunu olduğu hatırlatırken Sinan oradaydı… Sağlığını korumaya çalıştığı kişiler tarafından darp edilen sağlık çalışanları nerede darp edildi ise, Sinan yine oradaydı… Sağlık çalışanlarının hakları gasp edilirken Başkan yine sessiz kalmıyordu.”

Ülkedeki hekimlerin %88’ini bir araya getiren ve yüz bin mertebesinde üyesi olan TTB gibi bir kitle örgütünün başarısı sadece başkanının bireysel başarısına mal edilemez elbette. 

TTB, yerel düzey de dahil olmak üzere çeşitli yönetim mekanizmalarında sorumluluk üstlenen, farklı uzmanlık komisyonlarına katkı sunan, tüm etkinliklerinde özveriyle emek veren binlerce hekimin, üyelerinin dinamizmi ve toplumsal sorumluluk bilinci sayesinde yükselen gerçek bir meslek örgütü.

Hekimlik mesleğinin tümünü temsil etmek için yasayla oluşturulmuş, anayasal güvence altında bir kamu kurumu olan TTB, bu resmi statüsüne karşın hükümetlerden hiçbir yardım ya da talimat almadığı için (ana gelir kaynağı üye aidatlarıdır) yine de bir sivil toplum örgütüdür. 

Kendi tanımıyla “Türkiye’deki hekimlerin örgütlü sesi” olan TTB, bu anlamda taşrada görev yapan yeni mezun aile hekiminden metropolün zengin mahallelerinin en popüler muayenehanecisine ya da kendi halindeki iddiasız kurum hekiminden uluslararası düzeyde nam salmış kıdemli akademisyenine kadar tüm hekimlerin temsilcisidir.

Hatta TTB hekimlerin çalışma koşullarını ve sosyal haklarını da savunduğu için, bir ölçüde “sendikal” tarzda bir işlev de görmektedir: Sağlık sektörünün büyük ölçüde açgözlü kapitalistler tarafından ele geçirildiği ve hekimlerin çoğunun sağlıksız koşullarda çalıştırılıp emeklerinin sömürüldüğü bir dönemde, hekimlerin sosyal haklarını savunan bir meslek örgütüne sahip olmaları kuşkusuz çok önemlidir. 

Ayrıca hekimleri aşağılamayı, tehdit etmeyi, hakaret etmeyi marifet bellemiş, onlara şiddet uygulamayı alışkanlık haline getirmiş, hatta öldürmekten bile çekinmeyen çok sayıda “insanın” olduğu bir ülkede, hekimlerin kendilerini savunacak TTB gibi bir örgüte sahip olmaları kelimenin tam anlamıyla hayati bir öneme sahiptir: TTB, her bir hekime sahip çıkma ve tüm meslektaşlarının sözcüsü, ortak sesi olma yükümlülüğünü de taşımaktadır.

TBB’nin bir diğer özgün işlevi ise, mesleğin eğitimi, etik değerleri ve denetimi gibi alanlarda meslek adına kuralları belirleyen ve kural/hak ihlallerinde disipline yönelik kararlar alabilmesidir. Başka bir deyişle, TTB mesleğin en üst düzeyde bilincini ve vicdanını da temsil etme sorumluluğunu da üstlenmiştir.

Öte yandan, TTB sadece ve dar anlamda mesleğin çıkarlarına odaklı bir baskı grubu ya da “lobi” değildir: “Halkın sağlığını korumak, geliştirmek ve herkesin kolay ulaşabileceği kaliteli ve uygun maliyetli sağlık hizmeti için çalışmak” olarak tanımladığı çok daha geniş bir kamusal görev üstlenmiştir.

Her birimizin ve yakınlarımızın sadece sağlığının değil, canının tehlikede olduğu bir pandemi döneminde, bu niteliklere sahip bir kurumun halk sağlığını gözeterek kamuoyunu düzenli olarak bilgilendirmesinin, siyasi iktidarın politikalarını hem bilimsel açıdan hem de kamu çıkarı penceresinden bakarak denetlemesinin, gerektiğinde alternatif politikalar önerebilmesinin ne kadar değerli bir işlev olduğunu belirtmeye gerek var mı?

Tüm ülke çapında etkin işleyen bir iletişim ağına ve değişik alanlarda uzmanlık kurullarına sahip olmasa, TTB bu işlevi göremez, kamuoyuna karşı sorumluluklarını yerine getiremezdi.  

Sonuçta TTB gibi bir sivil toplum örgütünün bu çok yönlü ve farklı işlevleri tümünü yerine getirebilmesi ancak ve ancak demokratik, katılımcı, kapsayıcı, çoğulcu ve şeffaf bir iç içleyişe sahip olmasıyla mümkündür. 

Hangi kökene, görüşe, inanca sahip olursa olsun tüm üyelerinin hizmetinde olmayan, yönetimdekilerin yandaşı bir grubu kollamakla yetinen bir STK katılım sağlayamaz, zamanla sönümlenir, hatta bütünlüğünü koruyamaz, bölünür. 

Ve kimden gelirse gelsin bir saldırıya uğrayan, mağdur olan tüm üyelerine -siyasi görüş ayrımı yapmaksızın- cesaretle sahip çıkamazsa ya da gerektiğinde en şedit iktidarın önüne dikilip: “Yönetemiyorsunuz, tükeniyoruz!” diyecek yüreğe sahip değilse, asla saygınlık kazanamaz. 

İşte TTB bu koşulları yerine getirmeyi başardığı için hem kendi üyeleri hem de geniş kamuoyu nezdinde meşruiyet, saygınlık ve inandırıcılık kazanmıştır. Bu sayede kendi üye sayısının çok ötesinde ülke çapında bir etkinliğe ve tanınırlığa ulaşabilmiştir.

Tüm yurttaşları doğrudan ilgilendiren sağlık gibi bir alanda, üstelik pandemi koşullarında çalışırken, bünyesinde barındırdığı farklı yetkinlikleri ve kaynakları harekete geçirmeyi başardığı için kamuya en doğru bilgiyi ve hizmeti ulaştırabilmiş ve alternatif politikalara yönelmenin mümkün ve gerekli olduğunu kanıtlamıştır. 

Hem de bunu devlet olanaklarından yararlanmadan, hatta yer yer devlet gücünün görmezden gelme, engelleme ve karalamalarına rağmen, sıklıkla da (örneğin “savaş bir halk sağlığı sorunudur” gerçeğini dile getirdiğinde) devletin baskı ve şiddetine maruz kaldığı halde başarmıştır. 

Üstelik TBB ille çok bağırıp çağırmadan, çok keskin ve sivri sloganlar atmadan da etkili muhalefet yapılabileceğini ve toplumun harekete geçirilebileceğini de kanıtlamıştır. 

Başka bir deyişle TTB, demokratik bir işleyişin ve liyakatin temel alınmasıyla nitelikli bir kamu hizmetinin sağlanabileceğini tüm ülkeye göstermesini bilmiş, mesleğin onuruna ve standartlarına sahip çıkma, ayrıca meslektaşlarla dayanışma konusunda da örnek bir duruş sergilemiştir. 

Faşizmin kıdemli temsilcilerinin hem de pandemi koşullarında, yani ters tepmesi ihtimaline bile göze alarak TTB’yi hedef seçmesinin nedeni budur: Onlar, demokratik bir işleyişe sahip STK’ların faşizmin panzehrini barındırdığının farkındalar!

TTB’nin başarılarının iktidarın sağlık politikalarında neyi neden beceremediğini iyice ortaya çıkarmasından ve bu politikaların alternatifinin olduğunu kanıtlamasından korkuyorlar. 

TTB’nin tüm topluma rol modeli olmasından, örnek alınmasından korkuyorlar. 

El cerrahisinde ülkenin önde gelen uzmanlarından biriyken bu zor ve karmaşık dönemde “TTB Başkanı” olma sorumluluğunu üstlenen sınıf arkadaşım Sinan Adıyaman’a dönecek olursak, Sezar’ın hakkını da Sezar’a teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. 

Neden mi bu konu üzerinde durma ihtiyacını hissediyorum? Kötü örnekler yüzünden!

Sonuçta, tek derdi sivri çıkışlarla, lafazan siyasi şovlarla kendi kişisel reklamını yapmak ve bu sayede bir muhalefet partisinde yönetici koltuğu ya da milletvekilliği kapmak olan nice “muhalif” STK yöneticisi görmedik mi bu ülkede? Hem de en kitlesellerinde bile… Göreve gelir gelmez iktidara biat ederek bir an önce devlet nimetlerinden yararlanmayı amaç edinenler de cabası… 

Hatta her iki tür çıkarcılığı aynı bünyede barındırmayı becerebilen halis bukalemunları bile biraz hayretle biraz da ibretle izlemedik mi yakın tarihte?

Çıkar ilişkilerini bir kenara bıraksak dahi, toksik egolarıyla, eril horozlanmaya yatkınlıklarıyla, benmerkezcilikleriyle, gereksiz polemik tuzaklarına düşmeleriyle, ucuz slogancılıklarıyla, “siyaseten doğrucu” ve asık suratlı samimiyetsizlikleriyle de örgütlerine ve savundukları değerlere zarar veren nice yönetici tanımadık mı?

STK ya da parti yönetimlerinde bu tarz yoz zihniyetler öne çıktığında, siyaset bu işin profesyonellerinin, yani siyasi bürokrasinin, siyasetten başka hiçbir varlık sebebi ya da işlevi olmayan çıkarcıların tekeline geçer. Doğası gereği katılımcı değil antidemokratik olan bu siyaset tarzı diğer herkesi dışlar, pasif izleyici ya da şakşakçı konumuna sürükler, daha da kötüsü satın alır ve suç ortağı yapar.

Bu olumsuz örneklerin tam aksine, Prof Dr Sinan Adıyaman başkanı olduğu TTB’nin tüm güçlü yönlerini ve yapısal zenginliğini harekete geçirmeyi, koordine etmeyi ve çalışmalarını kamuya sade bir üslupla tanıtmayı başaran bir yönetici modeli oldu. 

Mütevazı kişiliğiyle, serinkanlı kararlılığıyla, çalışkanlığı, özverisi ve dirayetiyle, takım oyunu becerisiyle, samimiyetiyle ve her şeyden önemlisi en ağır tehditler karşısında bile yılmayan onurlu duruşuyla, TTB’nin en öndeki temsilcisi, tanınan yüzü ve sözcüsü olma görevine gerçekten çok ama çok yakıştı. Darısı bu zorlu görevdeki halefi Sayın Şebnem Korur Fincancı’nın başına…

Başka bir deyişle bu dönemde Sinan Adıyaman, “bizlerin” örgütlerinde yöneticilik sorumluluğu üstlenecek olanların hangi meziyetlere sahip olmaları gerektiğini ve nasıl bir duruş sergilemeleri gerektiğini gösteren özel bir rol modeli de olabildi. 

Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabında Friederich Engels mealen şöyle der: İnsanlık için en yüce değer, en zengin iş insanının bile asla satın alamayacağı ya da en güçlü prensin zorla ele geçiremeyeceği değer, benzerlerinin gösterdikleri içten gelen ve kendiliğinden saygıdır. Başka bir deyişle bu saygı satın alınamaz, zorla ya da hileyle ele geçirilemez, ancak hak edilebilir... 

Görevini devrederken meslektaşlarının (ve geniş bir kamuoyunun) “içten gelen ve kendiliğinden saygısını” hak edebilmiş sayılı yöneticilerden biri olan Sinan Adıyaman’ın başkanlığındaki TTB’nin bu ağır baskı ve pandemi döneminde neler başarabilmiş olduğunu sık sık hatırlatmakta yarar olduğunu düşünüyorum.

Unutmayalım ki bu ülkenin insanları sadece hekimlere saldıran cahil sokak kabadayılarından, kadın katillerinden, canilerden, paragöz patronlardan ve hırsızlardan ya da siyasi mevtalardan ve onların fanatik taraftarlarından ibaret değil. 

Bu ülkeden Sinan gibi gerçek değerler de çıkabilmişse, TTB gibi bir STK bu koşullarda bile doğru işler yapabiliyorsa, o zaman hiçbirimizin umudu kesmeye, ümitsizliğe kapılmaya hakkı yok. 

Her şeyin kötüye gittiğini ve giderek daha da kötüye gideceğini düşündüğümüz, bu yönde alametlerin biriktiği bu dönemde bile TTB ve başkanı biz yol gösteriyorlar

Çalışmamız gerek, hem de çok…