Öldürmek yetmiyor demek.

Sövmek, dövmek, taciz etmek, tecavüz etmek yetmiyor kimilerine. Yaptıklarının yanlarına kâr kalmasıyla da yetinemiyorlar. Bir de bunun “hak” olduğunun tescilini istiyorlar. Ola ki bunları yaptıkları için alkış bile bekliyorlardır! 

Bizim coğrafyanın yobaz erkeklerinin diğer erkeklerden farkı bu olsa gerek: Kendilerini “ilahi” bir gücün koruduğuna inandıkları için (ya da “ilahi iradenin” bu yönde olduğunu herkese yutturabileceklerini sandıkları için) diğer erkeklerden bir nebze daha “arsızlar.” 

Kendilerini sadece “üstün” sanmakla yetinmiyorlar, “üstün” olduklarını fütursuzca ve utanıp sıkılmadan ilan ediyorlar. 

“Tanrının lütfu” olan bu “üstünlükten” doğan “hakları” ve “ayrıcalıkları” olması gerektiğini uluorta dile getirmekten hiç çekinmiyorlar. 

Dahası kadına şiddet uygulama ve onu öldürme konusunda ilahi makamlardan icazet aldıklarını ifade etmekte bir sakınca görmüyorlar. 

Tecavüzcü ve katil olduklarını gizlemeye gerek görmüyorlar. 

Bunlarda utanma duygusu dahi yok. Bu bir tür süfli kültürel örüntü.

“Höt” dediklerinde kadınları korkutup sindirebileceklerini umuyor olmalılar. Kendilerini Taliban ya da IŞİD’in mutlak hâkimiyetindeki ücra bir kasabada sanıyorlar ola ki… 

Bu fütursuz özgüven, uzun yıllar boyunca kadın hareketinin görece daha zayıf olduğu bir coğrafyada yaşamanın getirdiği bir “rahatlığın” ürünü olsa gerek. 

Devrin değiştiğini dahi göremeyecek kadar kör ve fanatikler. Öyle olmasa, işi kendi “mahallelerinin” önde gelen kadınlarına bile “fahişe” demeye vardırırlar mıydı? 

“Cami duvarına işemek” deyimi bu gibileri için üretilmiş olsa gerek.

Bildikleri dünyanın yıkılmakta olduğuna, alışılageldik ayrıcalıklarının ellerinden kayıp gittiğine çaresizce tanık olanlara ve buna bir türlü inanamayan kudurganlara özgü bir öfkedir bu.

Bu erkekler karanlık ve canice zihniyetlerini bu derece çiğ ve saldırgan bir dille dışa vurdukça diğerleri (yani “bizler”) onlara kıyasla bir nebze daha masum, “uygar” görünebiliyor. 

Onların bu arsız aşırılıklarını eleştirdikçe belki kendilerini de inandırabiliyor bu erkekler. En azından uzun süre kendilerini kadınlara böyle sunabildiler.

Bunu kadınlara yutturabildiler mi? Sanmam. Kadınlar bilirler.

Gelgelelim, güçlü bir kadın hareketinin olmadığı çağlarda, kadınların bir kısmı bu “diğer” erkekleri “ehvenişer” görmüş olabilirler. Diğerleri karşısında, bu “biraz daha uygar” erkeklerle ittifak kurmayı seçmiş olabilirler, hatta çok çaresiz kaldıklarında yer yer “himayelerine” sığınmış dahi olabilirler. Haklarıdır.

Aşkın gözü kör ettiği vakalar da yaşanmıştır elbette. Kadınlar da insandır: Beşer şaşar.

Gelgelelim, dürüst olmak gerekirse, bakmayın siz o “ilkel erkeklerin” cazgırlığının, onursuzsa debelenirken sağa sola sövmelerinin ve dile geldikçe iğrençliği ayyuka çıkan zihniyetlerinin tahammül edilmezliğine. 

Hepimiz erkek değil miyiz? 

Erilliğin özünü dile getirirken kullanılan üslubun çiğliği ve içeriğin aşırılığı bir tarafa, iş kadına yönelik şiddete, hele eşitsizliğe gelince… 

Bizim coğrafyadaki ya da uzaklardaki… O dinden ya da bu dinden, hatta ateist… O milletten, ezen ya da ezilen ulustan, şu ya da bu ırktan… Yobaz ya da faşist, ola ki liberal, cumhuriyetçi hatta devrimci… Yoksul ya da zengin… Cahil ya da aydın, hatta kendince “feminist”… Kaba saba ya da ince ruhlu, hatta şair… 

Yok aslında birbirimizden farkımız! 

Abarttığımı söyleyecek olanların itirazlarını duyar gibiyim: 

Doğrudur, öldürmemiş ve tecavüz etmemiş olanlarımız çoğunlukta neyse ki. 

Olsun o kadar! 

Gerçi, “normal” zamanlarda böyle bir davranışa asla yeltenmeyecek nice sıradan hatta “kibar” erkeğin koşullar elverdiğinde, örneğin savaşlarda neler yapabildiğinin kayıtlarına da erişmek mümkün. 

Aramızda hiçbir kadına el kaldırmamış olanlarımız da var elbette. Buna da şükür elbette.

Gerçi görünüşe aldanmamak gerek. Kapalı kapılar ardında eşini, sevgilisini, kız kardeşini ya da kızını dövmüş nice uygar görünümlü, kibar, solcu ya da sanatçı erkek yok mu? Yen içinde kalmış nice vakayı ilk ağızdan duymuşluğum var.

Taciz daha tekinsiz bir konu. 

Aleni ve bilinçli, katışıksız taciz vakaları ayrı. Ya flört gibi başlayıp tacize dönenler? Düpedüz taciz olduğu halde flört gibi sunulup masumlaştırılmaya çalışılanlar? Art niyetsiz şakalaşmalardan ibaret olduklarını ısrarla öne sürebileceğimiz örtük tacizler? 

Bir de nesnel temelde en “masum” olduğumuz vakalarda dahi, karşımızdakinin kendi öznelliğinde bunu bir taciz olarak yaşaması olasılığına yeterince duyarlı olmayı akıl edemediğimiz “gri” bölgeler yok mu hiçbirimizin kişisel tarihinde?

Gelelim “sövme”, yani tehdit etme, korkutma, sindirme, aşağılama, yani psikolojik şiddet faslına… 

Eşine, sevgilisine, kızına ya da kız kardeşine gözlerini devirerek bağırırken dahi asaletini ve kibarlığını hiç bozmayan ve asla “sövmeyen” erkekler vardır belki. Gerçi kimileri bunu enikonu üst perdeden ve daha da aşağılayıcı bir davranış olarak yorumlayabilir…

Sonuçta psikolojik şiddetin ölçüsünü eylemin “nesnel” doğası değil, buna maruz kalan kadının algısı ve yaşadıkları belirler. 

Diğer konularda haydi neyse de… Hangimiz psikolojik ve sözel şiddet konusunda tamamen masum olduğunu, bu sınırı asla aşmadığını iddia edebilir ki? Etse bile inandırıcı olabilir mi?

Bir de ayrıcalıklar meselesi var elbette… 

Sınıfsal olarak farklı derecelerde olsa bile, tüm erkeklerin kendilerine doğuştan itibaren düzen tarafından (bazen bizzat annelerinin aracılığı ve suç ortaklığıyla) bahşedilmiş ayrıcalıklara sahip olduklarını inkâr eden kaldı mı? 

O halde işin özü bu ayrıcalıkları koruma kavgası değildir de nedir? 

Yoksa neden sövüyorlar, korkutuyorlar, sindirmeye çalışıyorlar, dövüp öldürüyorlar ki?

Boşuna mı erkek egemen ya da ataerkil bir “düzen”den söz ediyor kadınlar? 

Sonuçta kadına yönelik şiddet, buzdağının sadece görünen parçasıdır. 

Artaerkide kadına yönelik şiddet, kadın emeğinin sömürüsünü örgütleyen çetrefilli bir ekonomik sistemden, bu sömürüyü gizleyerek meşrulaştırmaya, dolayısıyla “rıza üretmeye” yarayan kapsamlı ideolojilerden ve bu düzeni içselleştirip kabullendirmeyi hedefleyen zihinsel düzeneklerden bağımsız değildir kuşkusuz.

Yeri gelmişken, erkek egemen düzenin rıza üretme ve kendini gizleme yetisini geliştirirken en çok başvurduğu kaynaklar arasında sanat ve edebiyatta da yankısını bulan heteronormatif aşk söylencesinin yer aldığını; ayrıca en büyük dayanağının da aşkın ve sevginin ataerkil toplumdaki yegâne “meşru” kurumu olan aile olduğunu bir kenara not etmekte yarar var. 

Erkek egemen düzen var olabilmek için elbette bu düzenekler sayesinde kadınların en azından bir kesiminin rızasını almaktadır. Sonuçta kadınlar ne de olsa sayısal olarak kolayca bastırılabilecek, sürgün edilebilecek ya da yok edilebilecek bir azınlık değildir. Tümünü karşılarına alamazlar!

Bununla birlikte, kadına yönelik şiddet bu düzenin bir “aşırılığı” ya da “yol kazası” değil, “rıza üretme mekanizmasının” olmazsa olmaz organik bir parçasıdır: Kadına yönelik şiddet olmadan bu düzen ayakta duramaz.

Örneğin bu şiddet olmasa kadınlara çocukluktan itibaren onları güçsüz kılan “öğrenilmiş çaresizlik” dayatılamazdı. Kadınların eğitime ve ekonomik bağımsızlığa erişimleri kanun ve devlet şiddetiyle engellenmeseydi, üstelik bu şiddet sadece devlet aygıtı eliyle (yani “dışarıdan”) değil, aynı zamanda en yakınlarındaki “güvendikleri” erkekler eliyle de uygulanmasaydı, kadınların çoğu bu kadar uzun süre boyunca teslim alınamazdı. 

Başka bir deyişle kadına yönelik şiddet salt bir bireysel eylem değildir, bu düzenin kendini savunma mekanizmasının temel bir parçasıdır.

İstatistiki gerçek şudur: Öldürülen, şiddet gören kadınların büyük çoğunluğu en yakınlarındaki erkeklerin, eşinin, sevgilisinin, erkek kardeşinin, babasının, erkek akrabasının, komşusunun, eski sevgilisinin ya da kocasının saldırısına kurban gidiyor.

Bu demektir ki istesek de istemesek de tüm erkekler potansiyel suçludur. (sözüm meclisten içeri) Bunun aksini kimse kanıtlayamaz, çünkü şiddet uygulayan tüm erkekler o ana kadar sevgili, eş, kardeş ya da şefkatli baba rolündeydiler. 

Öte yandan, bütün erkekler kadınlara fizik şiddet uygulamıyor. Psikolojik şiddeti de en azından hepsi “sürekli olarak/her koşulda” uygulamıyor. 

Kadınları sevmeye çalışan, sevgi vermeye gayret eden, en azından sevdiğini sanan erkekler de var. 

Davranışlarında ve söylemlerinde bunu her zaman en doğru biçimde dışa vurmayı beceremeseler bile, en azından samimi olarak kadınlarla dayanışma duyguları içinde olan, kadınlara saygı duyan, eşitliği en azından “ilke” düzeyinde kabullenen erkekler de mevcut (bunu fiilen uygulayıp uygulayamamaları ayrı mesele).

Başka bir deyişle şiddet "erkek doğasının kaçınılmaz, biyolojik/genetik bir sonucu" değil: Öğrenilmiş ve tercih edilmiş davranışlar, teşvik edildikçe, destek ve onay gördükçe, olağan karşılandıkça, izin verildikçe işlenen suçlar söz konusu. Dolayısıyla bu davranışlardan vazgeçmek pekâlâ mümkün. 

Her erkek potansiyel olarak suçluysa da hiçbir erkek doğuştan ve kaçınılmaz olarak suçlu değildir. 

Bu bir seçim meselesidir: Ataerkil düzenin bir dişlisi olmayı seçip seçmemek her erkeğin kendi kararıdır.

Öte yandan, erkeğe suç işleme ve şiddet uygulama hakkı tanıyan, bunu hoş görebilen, görmezden gelen, cezasız bırakan bir toplumsal düzen var olduğu sürece hiçbir kadın hiçbir erkeğin “iyi niyetine” güvenemez ve güvenmemelidir.

Artık güvenmiyorlar da zaten.

Gerek yobazların gerekse de kendini hâlâ kadınlardan akıllı ya da “üstün” sanan daha “gelişmiş” erkeklerin henüz tam olarak anlayamadığı şey budur: Kadınların küresel çapta erkek şiddetine karşı kitlesel olarak vermekte oldukları mücadele, sıradan bir siyasi olay değildir. 

Tüm dünyada aylardır her fırsatta sokaklara dökülen yüzbinlerce, milyonlarca kadın yalnızca konjonktürel bir nicelik değildir. On binlerce yıldır olup bitenden çok farklı bir eşik atlamadır bu. 

Bu direniş, “rıza”nın sona erdiğinin, yani erkek egemen düzenin düşünsel/ideolojik düzeneğinin iflas ettiğinin, düzenin temelinin çatırdadığının ilanıdır.

Tüm kadınlar her yerde aynı düzeyde bu bilince varmış değildir elbette. Bu mücadele bugünden yarına da sonuçlanmayacaktır kuşkusuz. 

Ancak erkek egemen düzenin söylemi kadınların büyük çoğunluğunu artık hiçbir şekilde ikna edemeyecektir, ürkütüp susturamayacaktır. Rıza üretme mekanizması miadını doldurmuş, tükenmiştir. Geriye sadece kaba gücü kalmıştır.

Devlet şiddeti, bireysel düzeydeki erkek şiddeti ve ekonomik düzenin uyguladığı toplumsal şiddet sayesinde bu düzen bir süre daha varlığını sürdürse de artık günleri sayılıdır.

Ve kadınlar, onlara omuz verebilecek büyük kitle örgütlerinin, partilerin ve sendikaların esamisinin okunmadığı bir dönemde bu düzeni kendi güçleriyle, yani “iyicil” erkeklerin desteğine muhtaç olmadan, hallaç pamuğu gibi sallamaktalar, eninde sonunda da yıkacaklar.

Bu süreçte erkeklerin bir kısmı hâlâ sövme/dövme/tecavüz etme/öldürme “hakkını” talep etmeye devam edecek kadar aymaz olabilirler. Onların hakkından “kendi mahallelerinin” kadınları gelmektedir. 

Diğer erkeklerin önemli bir kısmı ise bunu bu şuursuzlukla dile getirmemekle birlikte, ayrıcalıklarını savunmak için ellerinden geldiğince mücadele etmeye devam edecektir kuşkusuz.

Başka çareleri kalmadığı için bunların bir kısmı bireysel olarak ya da örgütlü olarak, devleti ele geçirdiklerinde kurumsal olarak her tür şiddete başvurmaktan asla çekinmeyebilirler. Hatta bu sayede sınırlı coğrafyalarda geçici kazanımlar dahi elde edebiler. 

Gelgelelim “küresel bir IŞİD” eliyle tüm kadınları soykırıma uğratmadıkları sürece kazanma şansları yoktur: Üstelik böyle bir yola başvursalar bile, o zaman ortada ezip sömürecek kadın kalmadığı için bu yine de düzenlerinin sonu olacaktır.

Kadınların küresel isyanı sonucunda, aleni kadın düşmanlarının dışında kalan erkekler için de manevra alanı daralmıştır. 

Ayrıcalıklarından vazgeçmeye yanaşmadıkları ve kendi şiddetleriyle yüzleşmedikleri sürece, “kadınları korumak” ya da onlara “akıl vermek” bahanesiyle bile artık ayrıcalıklarının devamı için kadınlarda “rıza üretme” imkânları tükenmiştir. 

Seçim yapma zamanı gelmiştir.

Ya şiddetten ve erkek egemen düzenin sunduğu tüm ayrıcalıklardan kendi rızalarıyla vazgeçerek ataerkiye karşı kadınların yanında yer alacaklar, kadınların başını çekecekleri bu mücadelede kayıtsız şartsız onlarla birlikte mücadele edecekler… 

Ya da kenara çekilip seyirci kalacaklar…

Ancak bu durumda, kadınlar bu mücadeleyi eninde sonunda kazandıklarında, onlar da tıpkı diğer erkekler gibi tüm ayrıcalıklarını nasıl olsa yitirecekler. Başka bir deyişle, mevcut ayrıcalıklarından biraz daha uzun süre faydalanmak uğuruna, yarının erkek egemenliğinden arınmış dünyasında kadınların yanında eşit paydaşlar olarak yer bulma hakkını yitirecekler. 

Kadınlarla birlikte ataerkiye kayıtsız şartsız karşı çıkmak, erkekler için “yüce gönüllü bir Etik tavır” olmaktan çıkmıştır. “Öldürme hakkını” talep eden yobazlarla özünde aynı saflarda yer almamanın biricik yoludur.