Bu hafta başında AİHM’de bir dava daha sonuçlandı ve devletin resmî görüşünü reddetmenin ifade özgürlüğü kapsamına girdiği bu kez de resmî bir rapor vesilesiyle tescil edilmiş oldu.

Önce, gençler için olayın kısa tarihçesi:

***

AB adaylığı sürecinde, Başbakanlık’a bağlı bir İnsan Hakları Danışma Kurulu kurulmuştu Nisan 2001’de. “Tavsiyelerde bulunmak, öneriler ve raporlar sunmak, görüş bildirmek, idari önlemlerin alınmasını tavsiye etmek” için. 

Hazırlanan raporlardan Azınlık ve Kültürel Haklar Raporu Ekim 2004’te 24 kabul, 7 ret ve 2 çekimser’le genel kurulda kabul edilip yayınlanınca, demokrasi ve azınlık karşıtlarının ciddi saldırılarına yol açtı

Günümüzde artık, 10.08.2014 tarihindeki balkon konuşmasında “Türkiyeli”yi 4 kere kullanan Başbakan R. T. Erdoğan dahil herkes tarafından kullanılan “Türkiyeli” terimine (ve ayrıca “alt-üst kimlik” terminolojisine) tahammül edemeyip saldıranların ilki, basın toplantısında raporu Prof. Kaboğlu’nun elinden alıp yırtan, bizzat Kurul üyesi sağ sendikacı, şu anda İyi Parti Konya Milletvekili Fahrettin Yokuş oldu. 

Ardından, raporun yazarı olarak bana ve raporu onaylayıp oylatan kurul başkanı olarak Prof. Kaboğlu’na ölüm tehditleri başladı. Yakın korumalar ailemizin zorunlu fertleri haline geldiler. 

Ardından, bize bu Rapor’u hazırlama görevini kanunla vermiş olan devlet, ikimiz hakkında "halkı, kin ve düşmanlığa tahrik etmek (TCK 216) ve “devletin yargı organlarını alenen aşağılamak”tan (TCK 301/2) dava açtı. 

Türkiye’nin dört bi köşesinden avukatların gelerek destek verdiği davada Md. 216’dan beraat ettik, ardından da Md. 301 suçlaması düşürüldü. Ankara Savcılığı itiraz edince Yargıtay 8. Daire beraat hükmünü bozdu. Yargıtay Başsavcılığı da buna itiraz etti ve sonuçta Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu Temmuz 2008’de ikimizi kesin olarak akladı

***

Akladı ama, insan haklarına katkı yapacağız diye emdiğimiz süt de burnumuzdan gelmişti. Bunun yanı sıra, bi de Meclis kürsüsünden anamız-babamız hakarete uğramıştı. Çünkü olay tarihinde (Ekim 2004) AKP milletvekili olan, sonra ANAP’a transfer eden, şimdi de İyi Parti Malatya il başkanı olan bir kişi, ki konumuz olan AİHM kararında adı Mahkeme’nin geleneğine uygun olarak “S.S.” diye geçiyor, TBMM kürsüsüne çıkmış, şunları söylemişti: 

Değerli milletvekilleri, bu kepazelik raporunu hazırlayan entel devşirme takımı kamuoyuna zehirli salyalarını akıtmayı başardılar. Kimin adına çalışıyorlarsa görevi eksiksiz ifa ettilerMillet bunları tükürüğüyle boğarBarzani’nin danışmanlığını da yapan Filistin kamp kaçkını eski sosyalist şimdilerde liboş ve bu şekilde AB’ye girsek finoş olacak zatlar, Türklüğü içine sindiremeyen Türk düşmanı hainler…”  

Ve sözlerini şöyle tamamlamıştı:

“.. Azınlık arayanlar analarına babalarının kim olduğunu bir kez daha sorsunlar. Bilge Kağan’ın ve Atatürk’ün özdeyişleriyle sözlerimi tamamlıyorum, Ey Türk Titre ve Kendine Dön. Ne Mutlu Türküm Diyene!”.

“Babalarının kim olduğunu analarına sorsunlar” demeye cür’et eden bu “Türk milliyetçisi” S.S.’in açılımını vereyim de, başka bir S.S.’in günahını almayın: Süleyman Sarıbaş. 

***

Bu şahsı o tarihte bize ve ailemize hakaretten mahkemeye verdik ama Yargıtay’da beraat etti. Bu durumda, olayı en başından beri yürüten avukatımız Oya Aydın dosyayı AİHM’ye götürdü. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Md. 8 ve Md. 10’dan ihlal ileri sürdük. 

Hatırlamak için:

Sözleşme’nin en önem verilen maddesi Md. 10, “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar” diyordu. İnsan haklarını resmî görevle savunmamız sürecinde, mahkeme kapılarında üç yıl süründürülerek, her şeyden önce bu hakkımız ihlal edilmişti.

Md. 8 ise, “Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir” diyordu. 

S. Sarıbaş şahsen önemsizdi. Demokrasi savunucularının hedef alındığı her dönemde kendini gösterme fırsatı yakaladığına inanan figürlerden biriydi; rolünü oynadı, bitti. Ama devletin yargısı hem bizi mahkeme kapılarında süründürmüş, hem de ailelerimize yapılan bu hakarete arka çıkmıştı. 

İşte, bu hafta başında gazetelere düşen, 20 Ekim 2020 tarihli kararla ilgili olarak “AİHM Türkiye’yi tazminata mahkum etti” manşetleri bu başvuruyla ilgiliydi. AİHM, Türkiye’yi Md. 10 ihlalinden mahkum etmişti, ama Md. 8’den ihlal görmemişti. 

***

Bu çelişkiyi açıklayabilecek çok ilginç bir durum var: 

30 Ekim 2018’de, yani tam iki yıl önce bir AİHM kararı daha çıkmıştı. Yine Azınlık Raporu konusunda ve başvuranlar yine aynı iki profesör. 

AİHM burada Md. 10’un değil, Md. 8’in ihlal edildiğine hükmetmişti. Hrant Dink’in de benzeri bir milliyetçi kampanya sonunda öldürüldüğüne dikkat çekerek, iki profesörün basında ve kamuoyunda “ajan”, “hain”, “gerekirse kan dökülecek”, “bunları dövmek lazım” gibi ifadelere maruz bırakılmasının kendilerini tehdit altında bıraktığını belirtiyor ve kişilerin görüşleri nedeniyle “sosyal linçe” uğramaması için devletin önlem alması gerektiğine işaret ediyordu

Ayrıca AİHM, Profesörlerin bunlara karşı açtığı 4 davanın yerel mahkemeler tarafından “eleştirileri hoşgörmek lazımdır, bunlar ifade özgürlüğüne girer” diye reddedilmesinin başvurucularda korku, endişe ve fikirlerini savunmaktan vazgeçme gibi etkiler yaratabileceğini belirtmişti.

Bütün bunlara karşılık AİHM, bu 2018 kararında, Md. 10’dan ihlal vermedi. Strasbourg’dan gelen diplomasi haberleri, zaten Md. 8’den suçlu bulunan Türkiye’nin, Md. 10 konusunda büyük baskı yaptığı yönündeydi.  

***

Bu haftanın başındaki haberlere konu oluşturan 20 Ekim 2020 tarihli AİHM kararı haberi, bu 30 Ekim 2018 tarihli AİHM kararının tamamlayıcısı oldu.   

Birincisinde Md. 8’den ihlal veren ama Md. 10’dan ihlale hükmetmeyen AİHM, ikincisinde Md. 10’dan ihlal verdi ama bu sefer Md. 8’den ihlale hükmetmedi. Yani, Sarıbaş’ın “analarına sorsunlar”ını hakaret saymadı. 

Oysa, oradaki Türk yargıcı Saadet Yüksel’in kalkıp, ‘Aziz meslektaşlarım, bu cümle Türkiye’nin her yerinde cinayete sebep olur ve katil tarafından da hafifletici sebep olarak kullanılır’ demesi beklenirdi. 

Ama demedi. Götürüp İstanbul Üniversitesinden fahri doktora verdirdiği, sonra da memleketi Mardin’de ailesinin inşa ettiği ilkokulu açtırdığı AİHM başkanını böyle şeylerle meşgul etmemeyi tercih etti…

***

Ne olmuşsa olmuş, bitirelim. Sonuç:

AİHM, 2018’de verdiği kararın açığını kapatmış oldu. Bu da hepimizin temel hedefine, yani demokrasi ve insan haklarına çok uygun düştü. Md. 10’dan mahkumiyet, ifade özgürlüğünü savunarak, Türkiye’de demokrasi ve insan haklarına bir katkı daha yaptı. “Yerli ve milli” yargının yapmadığını yaptı.