Sekiz yıl aradan sonra Türkiye Dışişleri Bakanlığı heyeti Kahire’de. Bu temasla ilgili Dışişleri Bakanlığının resmi duyurusunda iki farklı terim kullanıldı. Önce “iki ülke arasında siyasi istişare” denildi, bir paragraf sonrasında “istikşafi görüşme” terimi kullanıldı.  İstikşafi görüşme ne demek? Her şeyden önce kelime kökeni “kefiş” olan bu sözcük “istikşafi” değil, sadece “istikşaf” şeklinde kullanılır. Anlamı keşiftir, ancak diplomaside ön inceleme, ön araştırma anlamında kullanılır. Bu bağlamda istikşafi görüşme olmaz, ön inceleme yapacak bir istikşaf ekibi/heyeti olur. Bu heyet de diplomatik ilişkiden önce bir teknik inceleme yapar, resmi temas koşullarını tespit eder. Teknik olarak eğer istişarenin bütün koşulları sağlanmazsa temas olmaz, istişare de olmaz. Yani bu terim, “her konuda anlaşmazsak hiçbir konuda anlaşamayız” anlamını da barındırıyor. Mesela Yunanistan’la en az 20 kez “istikşafi görüşme” yapıldığını, ama neticede hiçbir uzlaşma sağlanamadığını biliyoruz. Şimdi Mısır’la sekiz yılın biriktirdiği keskin ayrılıkları giderme konusunda ne tür keşiflerin yapılmasının beklendiği daha çok önem kazanıyor. İkincisi, biriken sorunları aşmanın zorlukları ortada, ancak bu zorluklar ikili teması talep edenin hanesine yazılır. Her ne kadar AKP’li yetkililer “Mısır hükümeti çağırdı, çünkü Mısır’ın Türkiye’ye ihtiyacı var” şeklinde bilinmesini isteseler de Mısır’lı kaynakların üzerine basa basa tekrar ettikleri şey, talebin Türkiye’den geldiğidir. Bu durumda temas için “çağıran” yoksa, ve sadece “talep eden” varsa, bu istikşaf heyetinin işi ciddi anlamda zor demektir. Çünkü Mısırlıların “olmazsa olmaz” dedikleri maddeler masaya yatırılacak, eğer bunlar çözülürse, ancak o zaman iki ülkenin karşılıklı menfaatleri  için görüşme kanalları açılabilecektir.  Sekiz yıldır kapalı olan kapıların kilidi de üç kritik dosyada mevcut. Birincisi Müslüman Kardeşler dosyası, ikincisi Libya dosyası ve üçüncüsü de AKP’ye Mısır yönetimine yönelik sekiz yıllık söylemini değiştirmesi istenen dosya. Burada “darbeci” söyleminden vaz geçmesi isteniyor. Hatta bu da yetmez, mevcut rejime “devrim” denmesi isteniyor. Bu dosyaların her birinde Türkiye’nin mutlak surette zorlanacağı şartlar mevcut. Önce sonuncusundan başlayalım.

2013’ten bu yana AKP yönetiminin Mısır yönetimine karşı olan “düşmanca” tutumunu ve söylemini değiştirmesi gerekecek. Belki de en kolay olanın bu dosya olduğu sanılabilir, ancak sekiz yıl boyunca sürdürülen bu tutum, o zamanlar büyük bir “hata” ve  hatta “diplomasi bilememezlik” olarak nitelendirildi, Mısır yönetiminin tepkisini çekti ama hepsinden önemlisi Mısır halkında büyük bir  öfkeye neden oldu. Bu sebeple şu günlerde Mısırlılar 2013’te olanları tekrar hatırlatıyorlar. O zamanlar ne olmuştu ve Türkiye nasıl bir tutum almıştı? Kısaca hatırlayalım:

Mısır’da Mursi iktidarına son veren askeri darbenin öncesinde ve sonrasında Mısır halkı meydanlardaydı. Ancak olup bitenlere dair dünya kamuoyunun bilgisi, tıpkı Libya ve Suriye olaylarında olduğu gibi yanlı medya tarafından tamamen çarpıtılarak aktarılanlardan ibaretti. Ama bir farkla. Libya ve Suriye olaylarıyla ilgili manipülasyonun merkezinde Suudili el Arabiya ile Katarlı el Cezire vardı ve dezenformasyon görevini birlikte yürütüyorlardı. 2013 Mısır olaylarında ise bu iki medya kuruluşu karşı karşıya geldiler.  El Arabiya Sisi’yi desteklerken, el Cezire Mursi’nin ve Mısır İhvanının sesi oldu. Dolayısıyla Türkiye’deki ana akım medya ve hatta TRT de el Cezire’ye paralel bir tutum izledi.  Tahrir direnişinden darbeye giden süreç bu kanallardan aktarılmıştı. Bilindiği gibi Tahrir direnişiyle Mübarek’in devrilmesinin ardından, ABD’nin ve diğer bölgesel-uluslararası güçlerin devreye girmesiyle Mursi’yi iktidara taşıyan bir süreç örüldü. Ancak gerek seçim sürecindeki itirazlar ve boykotlar, gerekse de Mursi iktidarı boyunca ortaya konan kitlesel tepkiler, Mısır halkının özgürlük ve demokrasi taleplerinden bir an bile geri durmayacağını gösterdi. Başlangıçta hepsi Mursi’ye desteklerini sundular. Ancak Mursi’nin anti-demokratik uygulamaları ve ülkeyi adım adım şeriata götürme pratikleri, yine Tahrir Meydanı’nda kitlesel direnişlere yol açtı. Ordunun yönetime el koyduğu 4 Temmuz’a kadar Obama, “yaklaşmakta olan Mısır halk devrimi” karşısında telaşa düştü ve aceleyle Sisi’yi ABD’ye çağırdı. Ardından da müdahale geldi. Mursi iktidarının  arkasındaki Beyaz Saray bu kez Mursi’ye karşıydı!… Obama’nın tarafını erkenden belli etmesinin ardından Batılı devletlerle birlikte  bölgesel güçler de Sisi’nin yanında saf tuttular, sadece Katar ve Türkiye İhvancı Mursi’yi desteklemeye devam ettiler. Medya ve güç savaşları da böylece başlamış oldu… Herkesin Sisi’nin arkasında saf tutmasının sebebi ise, ikinci Tahrir ayaklanmasının daha örgütlü olduğunun farkına varılmasıdır. Hatırlanacağı üzere başta muhalefetin organize olamayışı, boykotlar ve seçime katılımdaki ayrılıklar, Mursi’yi yüzde 20’ler civarında bir oyla iktidar yaptı. Ancak yüzde 80’e yakın bir kesim, daha organize olmuş bir şekilde yine Tahrir’e çıktığında Mursi iktidarının şiddetiyle karşılaştı. Darbeden çok kısa bir süre öncesine kadar İhvan üyelerinin muhalefete karşı zorbalığı, halkın fazlasıyla öfkesini toplamıştı. Tahrir’deki tacizler, meydan ortasında ve sokaklarda işlenen cinayetler askeri darbenin ardından daha da şiddetlendi. Çünkü iktidardan düşürülen Mursi, ihvan üyelerine “intifada” çağrısı yaptı. Adına “Mısır intifadası” denilen bu çağrıyla sokağa ve  Rabiatul Adeviyye meydanına çıkan İhvancılara karşı ordunun sert müdahalesi oldu. Bu süreçte Mısır’da adeta bir iç savaş hüküm sürdü. Şunu da hatırlatmak gerekir ki, Mısır halkının ezici bir çoğunluğu “ne asker ne İhvan” çizgisindeydi. Ama Türkiye’de sanki “bütün Mısır halkı Mursi için sokağa dökülmüş ve Mısır ordusu kendi halkını katlediyor” algısı işletildi. Bir tane örnekle anımsayalım: 17 Ağustos El Fetih Camisi görüntüleri TRT ve el Cezire tarafından verildi. Camiye giren ve aralarında Anadolu Ajansı ile TRT muhabirlerinin de bulunduğu bin kişilik bir kitle içeride mahsur kalmıştı. Minareden askerlerin üzerine ateş açılıyor, askerler de karşılık veriyordu. Dışarıda bekleyen bir kalabalık da, içeridekileri protesto ediyordu. Cami boşaltılırken, dışarıda  bekleyen kalabalık linç girişiminde bulunuyor, ancak bu girişim polis tarafından engelleniyor. Bu sahnede dikkat çeken ayrıntı, İhvancıların “bizi kurtarın, ya cuntacılar ya baltacılar bizi öldürecek” sözleriydi. Cuntacı (ordu) ve baltacılar (darbe destekçileri) İhvan’ın intifadasına karşıydı yani. Halkın diğer bir kesimi de hem darbecilere hem de ihvancılara karşıydı. Uluslararası güçler Sisi’nin yanındaydı, ama AKP lideri “Mısır halkı bu oyunun neresinde” sorusuna fırsat vermeden “bütün Mısır halkı bizimle” diyerek Rabiya işaretini adeta ihvan selamına dönüştürdü ve o günden bu yana İhvancılık ısrarını sürdürdü. 

O zamanlar “Mısır’da  yeni bir Bosna-Hersek oyunu tezgahlanıyor” endişesini yaşayan Mısır halkının bu kaosun doğrudan tarafı olan Katar ve özellikle Türkiye’yi unutmadığı belli. Bu yüzden tekrar hatırlatılıyor ve Mısır yönetimi de, halkı ikna edecek türden bir tutum değişikliğini AKP’nin önüne koyuyor. Yani darbe nitelemesi gidiyor, “kardeş Sisi” hitabı geliyor!...

Diğer iki dosyanın biri Türkiye’deki İhvancıları, diğeri ise Türkiye’nin Libya’daki varlığını kapsıyor, ama özünde her ikisi ihvanla ilgilidir.  Çünkü AKP’nin Mısırlı ihvancıları Türkiye’de himaye altına almasıyla Libya’da  bilumum ihvancıları koruması Mısır için aynı anlama geliyor. Önce Türkiye’deki ihvan sorununa ve Mısır’ın beklenen yaklaşımına değinelim. Şimdiki “İstikşafi” görüşmelerin öncesinde Mısırlı kaynaklar, “Türk heyetinin önüne  İstanbul’daki ihvancı liderlerin Mısır yönetimine teslim edilmeleri şartının konulacağını”[1] söylediler. Önceki yazıda, Mısır’da hüküm giymiş ve ABD ile Mısır-Körfez ülkeleri tarafından  terörist olarak sınıflandırılmış iki ihvancı liderin iadesinin istenebileceğinden söz etmiştim.(bkz.[2]) Bu isimler İhvanın silahlı kanadına liderlik etmekle suçlanan Alaa Al-Samahi ve Yahya Musa’dır. Mısır bu ikisi için “aranan teröristler” diyor, Türkiye ise “siyasi sığınmacı” olarak muamele yapıyor. Mısırlı kaynaklara göre Türk istikşaf heyetinin önüne bu isimler konulacaktır. Dolayısıyla AKP’nin himaye altına aldığı bu ihvan üyelerini teslim edebileceği tezi güçlenmiş oldu. İhvancılar belki şaşkın, ama uzun zamandır AKP’den bekledikleri bir hamledir.  Çünkü AKP bölgeye dair politikalarını ihvan üzerinden kurguladığı için şu ana dek  her ne kadar ihvanın sözcülüğünü yaptıysa da, genelde ihvanın yorgun düştüğü şu dönemde her an onları harcayabilir. Daha doğrusu Türkiye’deki ihvancıların kanaatleri ve korkuları bu yöndedir. Çünkü şu anda AKP’nin ihvancılardan daha çok  Mısır’la normalleşmeye ihtiyacı var, bu yüzden Mısır karşısında ihvancılık ısrarını sürdürmeyebilir. Ama ayak direyeceği tek yer Libya’dır.

Türkiye için Libyalılar Libyalılara karşı

Yerel kaynaklara göre Mısır, Türkiye’nin Libya’dan tamamen çekilmesini ve hatta kesin bir çekilme takvimi sunmasını istiyor. “Tamamen çekilme” içinde sadece paralı askerlerin Libya dışına çıkarılması şartı yok, Türkiye’nin bütün askeri güçlerini çekmesi ve üsleri kapatması koşulu da var. Bu da Mısır’ın 2013 öncesine dönebilmek için “olmazsa olmaz” kuralı gibi görünüyor. Yani Mısır yönetiminin Libya dosyasında, ulusal güvenlik gerekçesiyle asla bir esnemeye mahal vermeyeceği söyleniyor. Çünkü sınır komşusu olan Libya, ihvancıların ve radikal İslamcı milislerin kuluçka merkezidir.  Sınırlarını ne kadar güçlendirirse güçlendirsin, sınırdaki bu tehdit hep devam edecektir. Hatta sadece Mısır için değil, Libya’nın diğer komşuları için de aynı tehditten söz ediliyor. Özellikle son zamanlarda Sudan’a ihraç edilen ihvancılar üzerine analizler yapılıyor. Keza Cumhurbaşkanı çatışmada öldürülen ve bu yüzden şu anda iç savaş tehlikesiyle karşı karşıya kalan Çad sınırlarına da Libya’dan paralı asker akışı söz konusu. Bunların yanı sıra Nijer, Cezayir ve Tunus yönetimleri de keza aynı şekilde tetikteler. Mısır yönetimi ayrıca şu aralar Nil suyunun kesilmesine neden olan Rönesans barajı inşaatından dolayı Etiyopya ile çatışmanın eşiğine gelmiş durumda.  Hatta tüm kıyıdaş ülkeler ile Mısır arasında suyun paylaşımı ile ilgili ciddi su çatışması devam etmektedir. Yerel kaynaklara göre Mısır yönetimi, bu süreçte yıpratma amaçlı radikal İslamcı terör saldırılarının artmasından endişeli. Ve bu tür yıpratma saldırıları için Libya adeta bir karınca yuvasıdır. Bu yüzden Mısır ve diğer bütün komşular Libya’daki paralı asker ve İslamcı milis birikiminin ülkeden çıkarılmasına odaklanmış durumdalar. Ama  Türkiye tam tersine Libya’daki varlığını sürdürmekte ısrarlı…  Hatta bütün yabancı güçlerin çekilmesini Türkiye de dillendiriyor, ama kendisini hariç tutuyor. Çünkü Libya’yı salt ihvancıların Ulusal Mutabakat Hükümetinden ibaret olarak görüyor. İhvancı UMH’nin BM tarafından görevlendirilmiş olması da Türkiye’nin eline “meşruiyet” gerekçesi vermişti. Bu 2014’ten bu yılın başına kadar bu böyle sürdü. Lakin bu yılın başında aynı BM tarafından UMH sonlandırıldı ve yerine yeni Ulusal Birlik Hükümeti görevlendirildi. Ama Türkiye, hükmü kalmayan UMH’nın açtığı kapılardan girdiği gibi kalmayı sürdürme eğilimindedir. Mısır ise, UMH döneminin kapandığını ve yeni kurulan UBH’nin “bütün yabancı güçlerin Libya’dan çekilmesi”   yönündeki çağrılarına Türkiye’nin uymasını şart koşuyor. İşte bunu Türkiye’nin hiçbir koşulda kabul etmeyeceğine ve dolayısıyla Kahire’de başlayan istikşaf buluşmasının burada tıkanacağına kesin gözüyle bakılıyor. Nedeni de şu: AKP, Mısır’la yakınlaşma arzusunu dile getiren ve bu yolda adımlar atan kendisi, ama Mısır’ın Libya dosyasını kesin olarak  öne çıkaracağını bildiği halde, Kahire’ye heyetin gitmesine günler kala Libya’ya adeta bir çıkarma yaptı. Bu hafta başında Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu, yanında üst düzey bir heyetle Trablus’a gitti. Heyette Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Genel Kurmay Başkanı Yaşar Güler ve MİT başkanı Hakan Fidan da vardı. İşte bu üst düzey heyetin sürpriz ziyareti bölge basınının en çok işlediği gündem oldu.

Yerel kaynaklarda, Mısır’a heyet gönderme arifesinde Türk heyetinin Libya ziyaretini “ihvancılara moral ve güvence verme” şeklinde yorumlayanlar oldu, Türkiye’nin Mısır’a “Libya kırmızı çizgimizdir” mesajını vermek istediğini söyleyenler de var.  Ancak mesaj her ne olursa olsun, esas olarak Libya’da yoğun tartışmalara ve hatta kutuplaşmaya sebep olduğu açıktır. Şöyle ki; Dışişleri Bakanı  Çavuşoğlu ile Libyalı mevkidaşı Necla el Mankuş’un ortak basın toplantısı, Türkiye’nin Libya’daki varlığını tartıştıran bir içeriğe sahipti. El Mankuş, Libya’daki yabancı askeri güçlerin ve paralı savaşçıların çekilmesi çağrısını yaptı. Türkiye’den de bu konuda destek istedi, ama aslında  BM kararına ve Berlin Konferansı mutabakatına uyulması konusunda Türkiye’ye “işbirliği” çağrısı yaptı. Kimine göre bu çağrı Libya Dışişleri bakanından Türkiye’ye bir “ince sitem”, kimine göre ise Türkiye’ye Libya’dan çekilmesi için açıktan bir çağrıdır. Türkiye medyası el Mankuş’un Türkiye’ye yönelik sözlerini değil, Çavuşoğlu’nun “Türkiye-Libya dostluğunun ve iş birliğinin güçlendirilmesine yönelik ortak kararlılık” vurgusunu öne çıkardı. Libyalı ihvancıların yayın organı Libya el Ahrar ise, “Türkiye, Birlik Hükümetine desteğini yineledi”[3] başlığıyla verdi. Ancak  El Mankuş’un bu çağrısı Libya’daki ihvancıların tepkisini topladı ve tehditlere varan sert eleştirilere kadar vardı. Buna karşılık Libyalılar sosyal medyada bakanı destekleme kampanyası başlattılar. “Necla Mankuş’u destekliyoruz” etiketiyle başlatılan kampanya kısa sürede trend oldu. Peki El-Mankuş'un paralı askerler hakkındaki açıklamaları Libya İslamcılarını neden bu kadar kışkırttı? Tunuslu yazar Fatıma Badri’ye göre, “Türkiye'ye yakın olan ve Türkiye’nin varlığından faydalanan Müslüman Kardeşler, Türk kuvvetleri ve paralı askerleri Libya topraklarından çıkar çıkmaz bütün planlarının bozulmasından ve tamamen başarısız olmaktan korkuyorlar. Bu yüzden dışişleri bakanına şiddetli bir saldırı başlattılar.”[4] Yeri gelmişken, Mankuş’a karşı başlayan sert saldırılarda ihvancıların şu söylemine  dikkatler çekildi. “El Mankuş’un Türklerin Libya’daki meşru varlığına laf söylemesi haddine değildir!” Bunun üzerine verilen “ihvancılar siyasi literatüre ‘meşru işgalci’ terimini kazandırdılar!” Yani İhvancılar “Türklerin meşru varlığı” derken, Libyalılar “meşru işgal yoktur” söylemiyle yanıt verdiler….

Sonuç olarak Libya’daki ihvancıların tek sigortası, Türkiye’nin Libya’daki varlığıdır. Esasında İhvan cemaati neredeyse bölgenin tamamında iddiasını kaybetti. Şu anda sadece Libya’nın batısında varlık gösteriyorlar. O da sallantıda. Çünkü ellerindeki UMH iktidarı BM tarafından bitirildi ve yıl sonundaki seçimlerde varlık gösterip göstermeyeceklerinin ise hiçbir garantisi yok. Geçmişte olduğu gibi yine kaybetmeleri yüksek ihtimal dahilindedir. Sadece Türkiye’nin desteğiyle iktidarın bir ucundan tutunabilmeleri söz konusudur. O da Türkiye Libya’da kaldığı sürece mümkün olacaktır. Bu yüzden Libya dışişleri bakanına ateş püskürttüler, “Türkiye çekilsin” dediği için… Türkiye de bir yandan Mısır’la, hatta Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’la da normalleşmek istiyor, ama öte yandan bu ülkelerin hepsi İhvancılar yüzünden Türkiye’ye düşman.. Buna rağmen AKP Libya ihvanından vaz geçecek gibi görünmüyor…  Araplar bu durumu şöyle tanımlıyorlar: “İhvancılar Arap dünyasında vatanlarını kaybettiler, ama Türkiye’yi kazandılar.”[5] Türkiye’nin ise bu ihvandan ne kazanacağı belli değil, beladan başka!...


[1] https://asharq.com