Yönetmenliğini Costa Gavras’ın yaptığı “Ölümsüz-Z” filmini izlememiş olanlar için büyük kayıp. Özellikle gençlere öneririm; zamanıdır. 

Yunanistan’daki Cunta yönetimi dönemini anlatan film,  milletvekili Gregoris Lambrakis’in  öldürülmesi ile başlar. Cinayet bireysel bir saldırı gibi ele alınır.

Tanıdık geldi mi?

Hükümet için çalışan bir polis şefinin “bitkilere musallat olan asalaklarla mücadele etmek nasıl gerekliyse, solcularla da öyle mücadele etmek gerekir” sözleri, size de “Türkiye bu medya ve siyaset virüslerinden kurtulacak" sözlerini hatırlattı mı?

Filmde beklenmedik şekilde bir savcının çıkıp, resmî yetkililerle sağcı çetelerin ilişkisini kanıtlaması farklı gelebilir ama sonucu bildik. Savcı görevden alınır, ardından bir dizi ‘kaza’ süsü verilmiş cinayet gerçekleşir. Olayı haber yapan gazeteci ise devletin gizli belgelerini yayınlamaktan kendini hapiste bulur.

Filmde aynı zamanda sendikal hareketlerin üstündeki baskı ve yasakları da izlersiniz.

Kısaca bizim “derin devlet” dediğimiz gladyo örgütlenmesini deşifre eden, “milliyetçilik” teması altına gizlenmiş işçilere, emekçilere, aydınlara, yani halka karşı açılmış savaşın anlatıldığı çok önemli bir filmdir. 

Yunanistan’la aramızdaki fark ise, Türkiye adı “cunta” olmayan dönemlerde bile aynı yöntemlerle yönetildi, yönetiliyor. Devletle çete ilişkilerini gizlemeye, hukuki kılıflara sarıp savunma ya da inkar etmeye bile ihtiyaç duyulmuyor artık. Tersine kamuoyunun gözüne sokarak meydan okuyorlar.

Yalnız bu kez merak ettiğim Susurluk Skandalı’nın aktörleri ve bir çete reisi verdikleri fotoğrafla kimlere meydan okuyor?

Sevdikleriyle helalleşerek yer altına inenlere mi, gözünü, bacağını, ciğerini kömür karasında kaybedenlere mi?

Soma’da 8 yıldır tazminatları ödenmeyen, Ermenek’te birbuçuk yıldır maaşlarını ve tazminatlarını alamayan işçilere iktidarın jandarması, polisi, savcısı ‘gereğini’ yapıyor zaten.

Jandarma tarafından ablukaya alınan işçiler adına konuşan Bağımsız Maden-İş Sendikası’ndan Kamil Kartal sermaye-devlet ilişkisini yalın, ama bir o kadar da yürek titreten sözlerle anlattı.

Kuşatma altında yaptığı o konuşma iktidarın emir erlerine de, muhalefete de, ülke solcusuna da atılan şamardı.

Sanki hırsızlığı, namussuzluğu biz işlemişiz gibi bizden hesap sormaya kalkıyor. Hesap sorması gerekenlerden hesap soramayanlar bizden hesap sormaya kalkıyor.  Yerin yedi kat altında alın teriyle yaşamını devam ettirmek zorunda olanlardan, kör edilenlerden, sakat bırakılanlardan, ciğerleri çürütülenlerden hesap sormaya kalkıyor devlet. Devlet, gücü yetiyorsa bunu yapanlardan hesap sorsun. Yıllarca arkadaşlarımızın bedeninden parçalar kopartıldı o madende.  Şimdi bize güç göstereceksiniz, biz o güçten korkacağız öyle mi? Bir tane kıçıkırık patrondan hesap sormayı beceremeyen devlet, gücünü bizim üzerimizde sınayacak öyle mi? Öyle mi alay komutanı? Vallahi de korkmuyoruz, billahi de korkmuyoruz sizden!"

Tarihe geçen o sözleri herkes hafızasının en sağlam köşesine nakşetmeli. Ya toplumsal muhalefetin aradığı yön, başlangıç noktası olacak ya da yitirilen kutup yıldızının pişmanlığını bırakacak geride.   

Aslında yanıt da belli. Ne diğer maden işçileri, ne DİSK dahil diğer sendikalar bu mücadeleye destek veriyor,  kuşatmayı yarmak için harekete geçiyor. Siyasetçiler gibi onlar da demeç politikasıyla, sıra kendilerine gelene kadar durumu idare etmeyi seçiyor.

Manisa’da topraklarını koruyan köylüler de jandarma sopası altında yalnız, Soma’da köle gibi çalıştırılan maden işçileri de. Köpekli işkenceyle gözaltına alınan HDP’li siyasetçiler de helikopterden atılan Kürt köylüler de.

Mehmet Ağar, Korkut Eken, Engin Alan, Alaattin Çakıcı’nın birlikte fotoğrafına ne ihtiyacı var iktidarın?

MİT ve Özel Harekat Komutanlığı'nda üst düzey görevlerde bulunan emekli Albay Korkut Eken, “Gölge İçişleri bakanı” olduğu iddia edilen Mehmet Ağar, Devlet Bahçeli’nin has adamı, ülküdaşı ve de Korkut Eken’den özel eğitim aldığını itiraf etmiş olan Alaattin Çakıcı, Eken’in arkadaşı olması dolayısıyla tanıştığını söylediği eski MHP Milletvekili Engin Alan…  Demem o ki, zaten hepsi iktidar ortakları arasında.

Solculara, Kürtlere, aydınlara, gazetecilere, STK’lara, meslek odalarına; tüm muhalif kesimlere yapılagelmekte olanlar konusunda birlikte hareket ettiklerine, aralarında görüş ayrılığı olmadığına göre böyle bir fotoğrafın muhatapları için özel bir anlamı, bilinmeyen bir mesajı yok. Hatta görüntüde olmayan ama fotoğrafı tamamlayan başka isimleri de rahatlıkla ekleyebiliriz.

İşin ilginç olan kısmı da o. Belki de bu kez mesajı ortaklarına yolluyorlardır. Her neyse… Düşünülmesi gereken, ülkenin 40 yıldır o fotoğrafı değiştirememiş oluşu.