KHK ile atıldığı işine dönmek için eylem yaparken yüzlerce kez gözaltına alınan ve şiddet gören Mahmut Konuk: “Polis, Afrin Operasyonundan sonra tavır değiştirdi”

Yolu Çankaya Sağlık Müdürlüğü veya Yüksel Caddesi üzerindeki İnsan Hakları Anıtı önünden geçenler mutlaka bileceklerdir: Kır saçlı, pos bıyıklı bir adam elindeki dövizlerle ya toplanan topluluğa hitaben konuşma yapıyor, ya da kendisini engellemeye çalışan polislerle didişiyordur. 178 haftadır hiç aksamadan her gün süren bu eylemin mücadeleci kahramanı, KHK ile işinden atılan sağlık emekçisi Mahmut Konuk’tan başkası değil. Konuk ile Hakkari’nin Çukurca ilçesinde başlayan ve tam 28 kez tekrarlanan sürgünlerini, 500’üncüden sonra saymayı bıraktığı gözaltına alınmalarını, polis merkezlerinde yaşadıklarını, KHK’li diğer mücadele arkadaşlarıyla sergilediği dayanışmayı, bir zamanlar içinde yer aldığı Kürd Siyasal Hareketinin bulunduğu noktayı ve nasıl bir dünya için mücadele verdiğini konuştuk. 

Sizinle ilgili Youtube’da izlediğim bir videoda, hak arama mücadelesi yaparken 500 defa gözaltına alındığınız, 30’a yakın sürgün yaşadığınız anlatılıyordu. Bu kadar sıkıntı yaşamış, ama yılmamış mücadeleci birinin sesini kamuoyuna duyurmaya hakkı olmalı diye düşündüm. Yaşadıklarınızı anlatır mısınız? Kendinizi tanıtarak başlayın isterseniz.

‘ÇUKURCA’DA İLK SÜRGÜNÜMÜ YAŞADIM, “ÇUKURCA’DAN ÖTESİ Mİ VAR?” DİYECEKSİNİZ, EVET, VARMIŞ’ 

Siirt’in Kurtalan ilçesinde doğdum. İlk ve ortaokulu Kurtalan’da, sağlık kolejini Van’da okudum. Babamın adı Khosrof’tur, ama nüfus kayıtlarında “Abdurrahman” adıyla kayıtlıdır. Annemin adı Nefiye, dedesinin Vartan, nenesinin adı ise Nergiz’dir. Sırf bu yüzden üç hilalli sitelerde “Ermeni” diye hedef gösterildim. Sağlık Koleji’ni bitirdikten sonra kurada Amasya’yı çektim, ancak Hakkari’nin Çukurca ilçesini çeken biriyle yer değiştirdim. Çukurca’da görev yaparken ilk sürgünümü yaşadım. Diyeceksiniz ki; Çukurca’dan ötesi mi var? Evet, varmış. Ben de orada öğrendim. “Siyasetle ilgileniyor, tehlikelidir” yaftasıyla CHP’nin atadığı Hakkari Valisi Altay Utkan tarafından Çukurca ilçesinin Bağışlı nahiyesine sürüldüm. Daha sonra tayinle geldiğim memleketim Siirt’te de sürgünler yakamı bırakmadı ve benzer gerekçelerle Sason ilçesine sürüldüm. Burada görev yaparken 12 Eylül darbesi oldu. Ülke sorunları konusunda duyarlılık gösteren her devrimci ve demokrat gibi ben de gözaltına alındım.  33 günlük gözaltı sürecinin ardından, bu kez de Eruh’un Fındık bucağına sürüldüm. 1983 yılında tayinle geldiğim Ankara’da Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nü bitirdim. Daha sonra asıl mesleğim olan sağlıkla ilgili önce ön lisans, sonra da lisans yaptım. 1991 yılında Tüm Sağlık Çalışanları Sendikası(TÜM SAĞLIK-SEN)’nın kurucuları arasında yer aldım ve birçok kademesinde görev yaptım. Tüm SAĞLIK-SEN’in de aralarında bulunduğu 4 sendikanın birleşmesiyle kurulan Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası(SES)’nin kuruluşunda da yer aldım ve SES’in ilk Genel Eğitim Sekreteri oldum.

Kısa bir süre görev yaptığım, ama sürgün edildiğim halde sürekli iletişim halinde olduğum Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi’ndeki bir grup arkadaşla tartışarak-hazırlığını yaparak yazdığım “Özelleştirmede Pilot Hastane-Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi’nde Neler Oluyor?” adlı kitap büyük yankı uyandırdı ve özelleştirme süreci uzun süre askıya alındı. Ancak bütün kadrosu “Şehir Hastanesi’ne” devredilince bina atıl olarak ortada kaldı.

‘500 SAYISI ÇOKTAN AŞILDI, ARTIK SAYMADIĞIM İÇİN TAM OLARAK KAÇ DEFA GÖZALTINA ALINDIĞIMI BİLMİYORUM’

Youtube’da izlediğiniz videoya gelince. 500 gözaltı sayısı çoktan aşıldı, artık saymadığım  için tam olarak kaç sayıya ulaştığını bilmiyorum. Bir örneği var mıdır araştırmadım, ama dünyada bir örneği olduğunu sanmıyorum. “Rekor” kısmına gelince. Yüksel Caddesinde işi-ekmeği için direnen Nazan Bozkurt ile Mehmet Dersulu benim en az iki katım kadar, hatta daha fazla gözaltı yaşamıştır. Bir günde 3 defa gözaltı yaşamışlığım var bu süreçte, ama o konuda da “rekor” 4 defa ile Acun Karadağ’da diye biliyorum.

12 Eylül dönemindeki ilk gözaltına alınmanızı saymazsak, sonraki ilk gözaltına alınmanız neyle ilgiliydi, o ilk gözaltı sırasında neler yaşadınız anlatır mısınız?

‘VELİ SAÇILIK’I YERE YIKAN POLİSLER, SAĞLAM KOLUNA KELEPÇEYİ TAKMIŞ, OBUR UCUNU TAKMAK İÇİN OLMAYAN KOLUNU ARIYORLARDI’ 

12 Eylül öncesinde de, sendika kuruluş ve mücadele süreçlerinde de birçok kez gözaltına alındım. OHAL ve KHK süreçlerindeki ilk gözaltım, Yüksel Caddesinde direniş başlatan Nuriye Gülmen ve ona destek için 24 Kasım 2016’da İnsan Hakları Anıtı önüne gelen Veli Saçılık’ın gözaltına alınışını görüntülediğim içindi. Veli’yi yere yıkan polisler, sağlam koluna kelepçeyi takmış, kelepçenin öbür ucunu Veli’nin “olmayan” koluna takmaya çalışıyorlardı. Tabii başaramıyorlardı ve bu onları daha da hırslandırıyordu. Başlarındaki, adının “Mukadder” olduğunu sonradan öğrendiğim polis şefi ; “benim özel hayatım, izin almadan çekemezsin” dedi ve “alın şunu” diye bağırdı. Bu, “özel hayatım” gerekçesi daha sonra da birçok kez karşımıza çıkarıldı. Seyr-i Sokak’tan Oktay İnce ve Eylül Deniz Yaşar ile birlikte atıldığımız gözaltı aracında ilk işim çektiğim videoyu Facebook’ta paylaşmak oldu. Oktay İnce’nin fotoğraf makinesini elinden almış, kamera kartını çıkarıp kaybetmişlerdi. İnternet sitelerinden paylaşılan video bir anda milyonlara ulaşmıştı. 2911’den işlem yapıp bıraktılar. Savcılık, ders niteliğinde bir “takipsizlik” kararı verdi. Halen bir örneğini cebimde taşıyorum. “Özel hayatımız, çekemezsiniz” dediklerinde çıkarıp gözlerine sokuyorum, bazen teşhir için alanda okuyorum.

Katıldığınız yürüyüşler, gösteriler ve protesto eylemlerinde sert müdahalelere uğramış, çeşitli yerlerinizden yaralanmışsınız. Sizi gözaltına alan görevlilerle yaşadığınız ilginç anekdotları bizimle paylaşır mısınız?

‘SENDİKA MASASI ŞEFİ, POLİSİN TUTUMU İLE İLGİLİ OLARAK HÜKÜMETİ İŞARET EDEREK “AT SAHİBİNE GÖRE KİŞNER” DEDİ’

İlginç anekdotlar çok, ama 2 tanesini anlatayım. 13 Ocak 1994’te henüz KESK kurulmamışken, Kamu Çalışanları Sendikalar Platformu olarak tüm Türkiye’de kitlesel basın açıklamaları yapacaktık. Orhan Taşanlar’ın “delikanlı olan beri gelsin” dediği meşhur eylem. Tüm Sağlık-Sen Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak Hacettepe kavşağında buluşan sendikaların başındaki sorumluluk bana aitti ve Orhan Taşanlar’la bir tartışma yaşamıştım. Hacettepe Acil’in önüne geldiğimizde 10-15 polis benim üzerime çullanmış, zorla gözaltı aracına atmışlardı. Boğuşurken biri kravatımı sıkmış, ben de tersten gevşetmeye çalışınca kravat boynumda düğümlenmişti. Emniyete götürdüklerinde Sendikalar Masası Amiri; ”Mahmut Bey buyurun bir çayımızı için” dedi. Ben de “hangi yüzle çayımızı iç diyorsun? İşkence ile gözaltına alacaksınız, sonra gel çayımızı iç diyeceksiniz. Sizin çayınızı da, hatta suyunuzu da içmem” dedim. “Hükümetin tavrı değişti” dedi. “O ne demek? Bizim yapmaya çalıştığımız Anayasal bir hak. Uluslararası sözleşmelerle de güvence altına alınmış. Siz bizden daha iyi biliyorsunuz aslında” dedim. “Ne yapalım, at sahibine göre kişner” diye cevap verdi. Ben tabii cevabı yapıştırdım; “pardon, siz at mı, yoksa insan mısınız? At iseniz istediğiniz gibi, ya da sahibinizin istediği gibi kişneyebilirsiniz. Ama insansanız, öyle istediğiniz gibi kişnemeyeceksiniz. Size verilen talimatın yasaya uygun olup olmadığına bakmak zorundasınız” dedim.  30 küsur saatlik gözaltı sırasında 13 kişi açlık grevi yaptık. Ben su dahi içmedim. Bizi götürdükleri beton zeminli salonda yere yatmadım ve uyumadım.

Yaşadığınız gözaltılar ve sürgünlerin yanı sıra, çarptırıldığınız hapis ve para cezaları var.  Örneğin 1994 yılındaki Demokrasi Kurultayı’nda yaptığınız konuşma nedeniyle hapis cezasına çarptırıldığınız için memuriyetten ihraç edilmişsiniz. O süreci anlatır mısınız?

Bir ara saymıştım, 28 tane sürgünüm var. Çankaya belediyesinde çalışırken bile CHP’li başkan Haydar Yılmaz döneminde bir, Muzaffer Eryılmaz döneminde özelleştirme-taşeronlaştırma uygulamasına karşı mücadele ettiğim için 6 ayda 9 defa sürgün edildim.

‘YÜKSEK İHTİSAS HASTANESİ’NİN ÖZELLEŞTİRİLMESİNE KARŞI ÇIKTIĞIM İÇİN ÖZEL HARP DAİRESİ ORGANİZASYONUYLA 1 YIL HAPİS YATTIM’   

25-26 Aralık 1993’te İstanbul’da açılışını Yaşar Kemal’in yaptığı Demokrasi Kurultayı’nda yaptığım konuşma nedeniyle bir yıl hapis, 100 milyon lira da para cezasına çarptırıldım. Konuşmamın teması; “Milliyetçilik olgusu, ezen ulus-ezilen ulus milliyetçiliği, ideoloji olarak milliyetçilik ile siyasal talep olarak milliyetçilik, emperyalizm çağında savaş olgusu, haklı ve haksız savaşlar” çerçevesindeydi. O kurultay’da konuşanlardan sadece bana ceza çıktı. Evet, Kürt Ulusal Sorunu konusunda da sözlerime “sansür” koymadan konuşmuştum, ama bana göre benim seçilmemin “özel” bir nedeni vardı. O dönemde Tüm Sağlık-Sen Merkez Yönetim Kurulu Üyesiydim. Toplam 3 ay çalıştığım, ama bağımı koparmadığım Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi’nden Nallıhan Devlet Hastanesi’ne sürgün edilmiştim. Kemal Beyazıt, Yüksek İhtisas Hastanesi’ni özelleştirip mülkiyetine geçirmek istiyordu. Biz de ona karşı ciddi bir muhalefet yürütüyorduk. Sürekli takip altındaydım. Özel Harp Dairesi’nin bağlı olduğu Genel Kurmay İkinci Başkanı Doğan Beyazıt, Kemal Beyazıt’ın kardeşi, ya da amcasının oğluydu. Benim o kurultayın son günü, son konuşmacı olarak yaptığım konuşmanın bant çözümlerinin ve savcılığa sunulan fezlekenin altında, daha sonra Susurluk Kazasında ölen kontr-gerillacı polis şefi Hüseyin Kocadağ’ın imzası vardı. 21 Ekim 1997-21 Temmuz 1998 tarihleri arasında Ulucanlar Hapishanesi’nde cezamı çektim. Para cezasını da 10 eşit taksitte ödedim. Aldığım ceza 6 aydan fazla olduğu için işten atıldım. Hapisten çıktıktan 6 ay sonra eski hükümlü kontenjanından Çankaya Belediyesi’ne vasıfsız düz işçi olarak girdim, ama fiilen Sağlık İşleri Müdürlüğü’nde sağlık memuru olarak çalıştım. 3 yıl çalıştıktan sonra “memnu haklarının iadesini” aldım ve işe geri dönmek için Sağlık Bakanlığı’na başvurdum, almadılar. Dava açtım, reddedildi. 2004 yılında düşünce suçu kapsamındaki Terörle Mücadele Kanunu’nun 8/1 maddesi TBMM tarafından yürürlükten kaldırıldı. Geriye dönük beraat kararı alıp bir daha başvurdum. Yine reddedildi. Dava açtım, o da reddedildi. 2006 yılında açıktan atama kurasına başvurdum. İkinci tercihime “Hakkâri” yazdım. Benden başka tercih eden olmayınca ikinci kez Hakkâri’nin Çukurca ilçesine gittim. Bir buçuk ay çalıştıktan sonra “eş durumundan” Ankara’ya döndüm. 

‘ZORLA KORUCU YAPTIKLARI KÖYLÜLERE GÜVENMİYOR, ONLARI MAYIN EŞEĞİ! OLARAK KULLANIYORLARDI’

Tabii Çukurca, benim bıraktığım gibi değildi. 1978’deki 48 köy ve mezradan 43 tanesi yakılıp yıkılmıştı. Merkez nüfusunun çoğu Çukurca’yı terk etmiş, Hakkâri merkez, Yüksekova, Van, Mersin, Antalya gibi kent merkezlerine göç etmişti. İlçede kalan her aileden iki kişi zorunlu korucu yapılmıştı. İlçede kalmanın başka yolu yoktu. Onlara da güvenmedikleri için her gün yapılan yol kontrollerinde mayın eşeği görevinde kullanıyorlardı. Boşaltılan köylerden çaresizlik içinde ilçe merkezine yerleşen nüfusta sefalet diz boyu idi. Hafta sonlarında arkadaşımın arabasıyla gittiğimiz köy harabelerinde keklikler sürü halinde yolda geziniyordu. Yamaçlarda yaban domuzları, sarp kayalıklarda dağ keçileri dolaşıyordu. Arkadaşımdan dinlediğime göre insansızlaştırılan alanlar vahşi hayvanlar tarafından paylaşılmıştı! 3-5 köyden oluşan bir vadiye domuzlar, bir başkasına ayılar, ötekine de kurtlar yerleşmişti. Arkadaşım, ayı ve kurtların yerleştiği vadilere gündüz gözüyle bile gitmekten çekinmiş, diğer yerlerden de hava kararmadan dönmüştük.

Barış Bildirisine imza attıkları için AKP Hükümeti tarafından Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevlerinden alınan akademisyenlere destek vermek amacıyla uzun süredir Ankara Yüksel Caddesi üzerindeki İnsan Hakları Anıtı önünde eylem yapıyorsunuz. 

Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önünde eylem başlatan kişi, KHK ile işinden atılan Akademisyen Nuriye Gülmen’dir. Daha sonra ona öğretmen Semih Özakça, Acun Karadağ, Mehmet Dersulu, nüfus memuru Nazan Bozkurt ve başkaları da katıldı. Burada her gün, saat 13.30’da ve 18.00’de olmak üzere iki kez basın açıklaması yapılıyor. Bu arkadaşların “barış bildirisi” ile ilgisi yok. Haksız-hukuksuz KHK’larla işlerinden atılmışlar. Barış Bildirisi ayrı bir konu. Her gün burada baskı, şiddet, işkence ve gözaltılar yaşanıyor. Buna rağmen mücadele hiç aksamadan devam ediyor. Bir dönem dolup taşan bu alanda ben uzunca bir süredir haftada en az bir gün “destek” amacıyla açıklama yapıyorum. Pandemi sürecinde hem devletin baskısı arttığı, hem de katılım azaldığı için daha sık bir şekilde, en azından eylemin ve polis saldırısının görüntüsünü çekmek için daha sık bulunuyorum.

‘AFRİN OPERASYONU İLE BİRLİKTE HER EYLEMİMİZ POLİS SALDIRISIYLA SONUÇLANIR OLDU’

Ayrıca kendi adıma her pazartesi 11.30-13.30 saatleri arasında ihraç edildiğim Çankaya İlçe Sağlık Müdürlüğü önünde iki tane açıklama yapıyorum. Arada bana destek vermek için gelen ziyaretçilerin konuşmaları ve müzik eşliğinde halay çektiğimiz oluyor. 27 Şubat 2017’de başlattığım bu eyleme Afrin operasyonuna kadar kayda değer bir saldırı olmadı ve başladığımız formatta bitirdik. Ancak Afrin’le beraber her eylemimiz başlar başlamaz polisin saldırısına uğradı ve gözaltı ile sonuçlandı. Daha doğrusu savcılar takipsizlik, açılan davalarda mahkemeler beraat kararı verdiği için 2911’den resmi gözaltı işlemi yapmak yerine zor ve şiddet uygulayarak basın açıklamalarımızı engellemek amacıyla kaçırma işlemi yapıyor, Ankara Valiliği’nin yasak kararını gerekçe gösterip idari para cezası kesiyorlardı. Mahkemeler bu hukuksuz para cezalarını da iptal etmeye başlayınca 3 ay kadar yeniden açıklama yapmaya başladık. Süreç içinde kurumun adı değişti, iki kez de adresi değişti, ama ben peşlerini bırakmadım. Pandemi süreci onlar için “Allah’ın 2. Lütfu!” oldu ama biz inatla mücadeleye devam ediyoruz. Bazen 2911’den, bazen pandemi süreci ile arttırılan idari para cezası işlemi yaparken, bazen de bulvarın kenarına kadar ite-kaka uzaklaştırıp bırakıyorlar. O gün canları ne istiyorsa, keyifleri nasıl istiyorsa öyle yapıyorlar. “Gerekçe” deyince hesap sorulmayacağından çok emin görünüyorlar. Hıfzıssıhha Kurulu’nun “nişan, düğün, kokteyl, konferans, kitlesel basın açıklamaları vb her türlü toplu etkinliği yasaklayan” kararını bahane ediyorlar. Bir tek kişinin, ağzında maskeyle açıklama yaptığı, yine maskeyle ve 3 metre mesafeden bir ya da iki kişinin çekim yaptığı eyleme,”Korona Virüs tedbiri” diye, onlarca sivil polisle saldırıyorlar. Bir kişinin ağzında maskeyle basın açıklaması yapması “Korona Virüs bulaştırma riski” taşıyor! Ama on kişinin bir kişiye saldırması bir risk yaratmıyor!  İşyeri önünde açıklama risk yaratıyor! ama bulvarın kenarına gelince risk olmuyor! Ya da Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önünde risk var, ama Selanik Caddesi girişine gelince risk kalmıyor! Pandemi tedbirleri alabildiğine gevşedi. Fabrikaların harıl harıl çalışması zaten kesintiye uğramamıştı. Dolmuşlar, otobüsler, uçaklar tıka basa yolcu almaya başladı. Lokantalar, kafeler, berberler, hatta düğün salonları açıldı, ama bizim bir kişi ile basın açıklaması yapmamız hâlâ “Korona Virüs bulaştırma riski” taşımaya devam ediyor. 

Hak arama mücadelenizde üyesi olduğunuz Kamu Emekçileri Sendikası(KESK)’ından destek alıyor musunuz?

‘ÜYESİ OLDUĞUM KESK, BÜROKRATİK YOZLAŞMA VE YABANCILAŞMAYA UĞRAMIŞ BİR YAPI’

Üyesi olduğum KESK maalesef kısa sürede havlu attı ve bizim mücadelemize de şu anda herhangi bir destek vermiyor. KESK bürokratik yozlaşma ve yabancılaşmaya uğramış bir yapı. Sendika bürokrasisinden söz etmek için illa yüksek ücretler, lüks ve şatafat içinde yaşamaları gerekmiyor. Bizde politik anlayışlar, sendikaları -ki Kamu Emekçileri Marx’ın “beyaz yakalı” diye tanımladığı işçi sınıfının bir parçası- işçi sınıfının öz örgütlü-mücadele aracı olarak görmekten ziyade kendi dükkânlarına su taşıyacak bir “arka bahçe” olarak kullanıyorlar. Bunun için de “inisiyatif” kullanabilen, “doğal işçi önderi” konumundaki kadrolar yerine “söz dinleyen-yönetilebilir” kadrolarını yönetimlere taşıyorlar. Yönetilebilir kadroları devlet de çok kolay etkisiz hale getirebiliyor. Karar mekanizmaları da genel kuruldan genel kurula seçilen kadrolardan oluşunca tabandan kopma kaçınılmaz oluyor. Özellikle de zor dönemlerde, faşizmin gemi azıya aldığı ağır baskı koşullarında “uzaktan kumanda ile” ve “mülayim” kadrolarla sert bir sınıf mücadelesi yürütmek mümkün değildir. Kendileri  dışındaki kadrolar bir mücadele yürüttüklerinde de onları “maceracı, bireysel..” vb etiketlerle yalnızlaştırıyorlar.

Ankara’da yaşıyorsunuz, ama Ankara’da yapılan hak arama eylemlerinin yanı sıra, destek amacıyla başka illerdeki gösterilere de katıldığınızı duyduk.

’30 YILLIK SENDİKAL MÜCADELEMDE BAŞI AĞRIYAN HERKESİN YANINDA OLMAYA ÇALIŞTIM’    

“Dayanışma ezilenlerin inceliğidir” derler. Ben nasıl inandığım bir dava uğruna yürüttüğüm haklı ve meşru bir mücadeleye herkesin destek vermesini beklerken, başkalarının yürüttüğü haklı ve meşru mücadelelere destek olmayı da sınıf bilincinin, sınıf dayanışmasının bir gereği olarak görüyorum ve olanaklarımı zorlayarak gücüm oranında bu mücadelelere destek veriyorum. “Dayanışma” adı üzerinde, dayanışmada bulunduğun eylemi yapanlarla her konuda aynı düşünmen gerekmiyor. O eylemin haklı ve meşru olması, yürütenlerle de asgari ortak değerlerinizin olması yetiyor. Aslında bizdeki “sekt kültürü” dayanışma yerine rekabetçi temelde “negatif” propagandayı koyduğu için de mücadele edenler yalnızlaştırılıyor, dayanışma kültürünün zayıflığı bizi egemen sınıflar karşısında zayıf bırakıyor. Ben 30 yıllık sendikal, 28 yıllık insan hakları mücadelesi sürecinde deyim yerindeyse kimin başı ağrıdıysa yanında olmaya çalıştım. Bunu yaparken “illa o da bana gelsin” mantığıyla da yapmadım.

OHAL ve KHK sürecinde de üyesi olduğum SES ve KESK’in içinde yer aldığı bütün eylemlere katıldığım gibi, Yüksel caddesinde direniş başlatan arkadaşlara da destek oldum, olmaya da devam ediyorum. 27 Şubat 2017’de ihraç edildiğim işyeri önünde direniş başlattım. Benden 15 gün sonra kendi işyeri önüne çıkan Cemal Yıldırım’ı da hiç yalnız bırakmadım. Ondan bir ay sonra kendi işyerleri önüne çıkan ESM’li dostlarımızın mücadelesini de kendi mücadelem gibi gördüm. İstanbul’da işten atıldığı Zeytinburnu  Belediyesi önünde direnen Kenan Güngördü’ye destek için 3 kez İstanbul’a gittim. Benimle aynı gün eylem yaptıkları için her zaman gidemediğim Bakırköy Direnişçileri Nursel Tanrıverdi ve Selvi Polat’a destek için onların 1000. Gününde eylemimi onların yanına taşıdım. Mimar Alev Şahin’e destek için 3 kez Düzce’ye gittim. Bodrum’da direnen öğretmen Engin Karataş’a destek için 3 kez Bodrum’a gittim, oradan bir kez Sibaş İşçilerine destek için gittim. 4 Haziran 2018’de destek için Flormar işçilerini ziyaret ettim. 18 Aralık’ta ben gözaltındayken Bodrum’dan gelen ve saçlarını da beyaza boyayarak elinde “ben Mahmut Konuk’um” yazılı dövizi ile benim yerime işyerimin önünde eylem yapan Engin Karataş’ın dayanışması anılmaya değer. Ayrıca Ben hiç yalnız kalmadım. Yanımda her zaman az ya da çok mücadele arkadaşım-dostum oldu. 

‘177 HAFTADIR DEVAM EDEN EYLEMİME İSMAİL BEŞİKÇİ VE BASKIN ORAN 30’AR HAFTA KATILARAK DESTEK VERDİLER’

Bir fikir vermesi için söyleyeyim. 177 haftadır devam eden, önümüzdeki pazartesi 178.si yapılacak olan eylemime İsmail Beşikçi 30 hafta, Baskın Oran 30 hafta -Baskın hoca 7-8 hafta daha geldi ancak o gelinceye kadar gözaltına alındığım için geri gitti- Temel Demirer ve Sibel Özbudun Ankara’da oldukları sürece her hafta geldiler. Genel Merkezi Ankara’da olan Sendikamız SES’in Eş Genel Başkanı İbrahim Kara ve Eş Şube Başkanı Hüsnü Yıldırım 8’er kez geldiler. Gelmeleri için özel olarak ziyaret ettiğim ve “gelin buradan tüm Türkiye’deki ihraçlara bulundukları işyerleri önünde eylem başlatma çağrısı yapın” dediğim dönemin KESK  Eş Genel Başkanları hiç uğramadıkları gibi, kadın eşbaşkan kahkahalarla gülerek “Mahmut Hocam, sen niye 40 yıl çalıştın diye sormazlar mı adama?” diye dalga geçti. “CHP’li, sosyal Demokrat, reformist” dedikleri, bir dönem KESK MYK üyesi, sonra Genel Sekreteri olan Ramazan Gürbüz iki kez geldi. KESK Ankara Şubeler Platformu Dönem sözcüleri, sendikam aracılığıyla da, özel olarak da defalarca çağırdığım halde bir kez bile gelmediler. Bu sendikal kadrolar ya “kendine Müslüman”, ya da teslim bayrağı çekmiş, polisin izin vermediği hiçbir eyleme katılmıyor, destek de vermiyorlar.

Kürt siyasal hareketinde yer almış ve Dengê Kawa örgütü ile hareket etmişsiniz. O süreci anlatır mısınız?

1975-82 arası, önce KAWA, 78’deki ayrışmadan sonra DENGÊ KAWA ile bir “gönül bağım” oldu. Çukurca’da iken Politika, Demokrat, Aydınlık gazetelerine ve neredeyse bütün sol grupların haftalık-aylık yayın organlarına abone idim. Hakkâri’den bana haftalık olarak gelen bu yayınları bir-iki gün üzerine kapanarak okuyor, tek yanlılığa düşmemek için karşılaştırmalar yaparak değerlendiriyordum. Ayrıca Marksist klasiklerden geniş bir okuma listesi oluşturmuştum. Çukurca’daki gençlerle sürekli bir okuma-tartışma süreci içinde idik. Bazen hafta sonları Hakkâri’de, Van’da, hatta Tatvan’daki tartışmalara katıldığım oluyordu. İzin dönemlerinde geldiğim Kurtalan’da yoldaşım Nedim Sak ile birlikte başka politik yapılardan gelen temsilcilerle kitle önünde teorik tartışmalar yapıyorduk. O dönem neredeyse bizim için tam bir “Rönesans” dönemiydi.  Her köşe başında, kahvehanelerde, derneklerde, farklı görüşlerden insanlar bir araya gelip canlı tartışmalar yapıyorduk. Müthiş bir okuma-öğrenme açlığı içindeydik. Öğrendiklerimizi pratikte uygulamak için çaba harcıyor, Mao’nun “Halkın Öğretmeni olmadan önce öğrencisi olacaksınız” düsturu ile “elitist” grupların tepeden baktığı halktan insanlara değer veriyorduk. Halk arasındaki çelişmelerin doğru ele alınması ve kavgaların, küskünlüklerin sonlandırılması için çaba harcıyorduk. 

‘FEODAL BEYLERİN KÖRÜKLEDİĞİ AŞİRET KAVGALARINI SONLANDIRIYOR, EVİ OLMAYAN YOKSULLARA EV YAPIYORDUK’

Feodal beylerin birtakım hesaplarla körüklediği ve “barış” sağlayamadığı aile-aşiret kavgalarını hiçbir çıkar beklentimiz olmadan sonlandırıyor, “dayanışma” etkinlikleri ile evi olmayan yoksul insanlara ev yapmaktan, ürünü tarlada kalan köylüye biçmede ve harmanda yardımcı olmaya kadar birçok derde koşuyorduk. İşsizleri, gündelikçi tarım işçilerini örgütlüyorduk. Aynı aşirete mensup işçilerin aşiret reislerinin işletmelerinde, tarlalarında örgütlenmesi, sömürgeciliğin feodal –komprador dayanaklarını da zorluyor, aşiretçilik çözülüyordu. 1978’de Kürdistan tarihinde benim bildiğim ilk 1 Mayıs Mitingi 25 bine yakın kitlenin katılımıyla başında Ferid Uzun’un bulunduğu DENGÊ KAWA öncülüğünde Siverek’te yapıldı. Katılanların yarıdan fazlası “mavi çarşaflı” kadınlardı. O kadınların çektiği zılgıtların coşkusu hâlâ hafızamda canlı duruyor. Ayrıca tarım işçilerini örgütleyen DENGÊ KAWA, topraksız köylülerin toprak ağalarına karşı “toprak devrimi” mücadelesini de örgütlüyordu. Nusaybin’de mercimek işçilerinin direnişine de, Silvan’da Korit köylülerinin topraklara el koyma girişimine de öncülük ediyordu. Bugün o mücadeleye başka bir boyut katmak gerektiğini düşünüyorum. Elbette o toprakları işleyen, emek veren topraksız köylülerin asalak toprak ağalarını kovmasını ve o topraklara el koymasını bugün de tereddütsüz desteklerim ama, başta Korit köyü olmak üzere toprak ağalarının mülkiyetlerine geçirdiği uçsuz bucaksız arazilerin büyük çoğunluğu, gasp edilmiş Ermeni mülküdür ve Emval-i metruke komisyonlarından Hamidiye Alaylarındaki veya Teşkilat-ı Mahsusadaki rollerinden dolayı “kelepir” fiyatına mülkiyetlerine geçirmişlerdir. O mülklerin asıl sahibi Ermenilerin torunları bugün ya “evlad-ı metruke” olarak asimile edilmiş, sindirilmiş durumdadır veya ölümden kurtulup dünyanın dört bir yanına dağılmış, ata topraklarına bir gün geri dönme umuduyla bekleyen Ermeniler ve onların torunlarıdır. 

‘DENGÊ KAWA ŞİDDETLE DEĞİL, GÖNÜL BAĞI İLE BÜYÜDÜĞÜ İÇİN KARANLIK GÜÇLERİN HEDEFİ OLDU’

DENGÊ KAWA, Kuzey Kürdistan’daki kent ve kır yoksulları içinde çok kısa bir sürede kartopu gibi büyüyen, içinde taşıdığı heyecan ve coşku kadar, halka karşı yanlış yapmamaya özen gösteren, çok naif bir toplumsal hareketti. Zor ve şiddetle değil de gönül bağı ile büyüdüğü için de kısa sürede karanlık güçlerin hedefi oldu. 12 Eylül’ü döşeyen köşe taşları içinde burjuva sömürgeci medya DENGÊ KAWA’yı hedef aldı. Kendisi hiçbir politik yurtsever-ilerici hareketle çatışma stratejisi izlemediği halde sol ya da yurtsever etiketli güçlerin saldırısına uğradı. Saldırıyı sömürgeci devletten veya faşist para-militer güçlerinden beklerken, dost bildiği güçlerden almıştı. 1978 yılı baharında Diyarbakır’da Harun Baran sırtından vurularak katledildi. Eylül başlarında Kurtalan’da Nedim Sak, 22 Kasım’da da Siverek’te Ferid Uzun, pusu atılarak katledildi. Dost ateşi karşısında nasıl bir mücadele hattı yürüteceği konusundaki  tereddüt ve ikircim, ardından gelen 12 Eylül darbe koşullarında varlığını devam ettiremedi.

Kürt Siyasal Hareketinin geldiği nokta hakkında görüş belirtmek ister misiniz?

Kürt Siyasal Hareketi bir yanda dünyanın 4. Büyük ordusuna kafa tutuyor, bir yanda da binlerce tutuklama ve baskıya rağmen 12 Eylül Darbe rejiminin getirdiği ve bugüne kadar bütün sömürgeci siyasal iktidarların devam ettirdiği  %10 gibi yüksek seçim barajına karşı mücadele veriyor. Şu anda parlamentoya 3. Parti olarak girebilen, onlarca belediyede yönetimi alan devasa bir demokratik siyasal güce erişmiş durumdadır.  Fakat öte yanda bütün barışçı çözüm önerileri-görüşmeleri suya yazılmaktadır. Çünkü karşısındaki sömürgeci yapı, ne esneme kabiliyetine, ne de böyle bir niyete sahiptir. 

‘TÜM SİYASAL AKTÖRLER, KÜRT SORUNUNUN DEMOKRATİK ÇÖZÜMÜ KONUSUNDA ATILAN ADIMLARI BİRBİRLERİNE KARŞI KOZ OLARAK KULLANIYORLAR’ 

Hatta iktidarından muhalefetine bütün siyasal aktörler, Kürt Sorununun Demokratik Çözümü konusunda atılan ve atılacak adımları birbirlerine karşı koz olarak kullanıyorlar. Bu durum toplumsal ortamı dünyanın hiçbir ülkesinde olmayacak kadar bir şovenizm zehiriyle zehirliyor. Ve buradan kısmi bir çözüm planı da çıkmıyor. Çünkü kim el atsa elinde bir ateş topu olarak kalıyor. Siz istediğiniz kadar Mustafa Kemal de “Kürtlere özerklik vermeliyiz” demişti, hatta 1. Meclis’te de, 21 Anayasası’nda da özerklik vardı deyin, İttihatçı kafa, tarihteki örneğinden bir milim ileri gitmiyor. Ve siz tarihi de doğru okumazsanız, sizin bir arada yaşama isteğiniz tek taraflı bir platonik aşk olarak kalabiliyor. Meclis-i  Mebusan’ın son toplantısında da, Amasya Protokolünde de cümle: “Biz Kürtlere özerklik vermeliyiz…” diye başlıyor, ama devamında “…çünkü biz Kürtlere özerklik vermezsek başkaları onları bağımsızlık yönünde kışkırtır ve biz buna engel olamayız” deniyordu. Yani Kürtlerle samimi bir birlik değil, “şimdilik” –bağımsızlığını engelleme gücü olmadığı için- “evin içinde tutma” hesabıyla söylenmişti. Nitekim “Lozan” bağlanıp Kürtler evin içinde tutulduktan hemen sonra ne özerklik kalmıştı, ne de 1921 Anayasası’na bağlı 1. Meclis. 1921 Anayasası bir gecede ortadan kalktı. Ardından, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Şark Islahat Fermanı, İstiklal Mahkemeleri ve “Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür” anlayışı hakim kılındı.

Kaldı ki İttihatçı kafa burayla da sınırlı kalmıyor. Güneydeki “Bağımsızlık Referandumu”nu da tehdit olarak görüp hemen bölgenin diğer sömürgeci devletleriyle ortak saldırı pozisyonuna geçiyor.  Rojava’da ağır bedellerle ve IŞİD barbarlığına karşı dünyanın sempatisini kazanarak yaratılan yaşam alanlarını yok etmek için gerek bütün emperyalist güçlerle, gerek bölgesel sömürgeci güçlerle “anti Kürt” bir cephe yaratmak için her türlü ilişkinin içine girebiliyor. Senin Güney’de veya Rojava’daki varlığını da alt-emperyalist, bölgesel hegemonyacı saldırganlıkları için “bahane” olarak kullanabiliyor.

‘KÜRTLERİN SÖMÜRGECİ BOYUNDURUKTAN KURTULUP ÖZGÜR BİR DÜNYA YARATMASI İÇİN KOŞULLAR ÇOK ELVERİŞLİDİR’ 

“Sykes-Pickot-Sazanof” anlaşmasıyla 100 yıl önce çizilen Ortadoğu haritasının tuzla buz olduğu bugünkü tarihsel momentte Kürtlerin sömürgeci boyunduruktan kurtulup eşit-özgür bir dünya yaratması için koşullar çok elverişlidir. Yeni Osmanlıcı yayılmacılığa yem olarak bir daha belini doğrultamaması da!.. Dört parçadaki Kürt hareketlerinin birbiriyle silahlı çatışmaya girmemesi çok önemlidir, ama yetmez. Önce birbirinin düşmanlarıyla ittifak yapmaktan- giderek birbirine düşmanlaşmaktan vazgeçmeli, ardından birbirinin gücünü kırmaktan, hegemonya kurmaktan vazgeçmeli, birbirini “olgu” olarak kabul edip bu olgular üzerinden somut birlik programları oluşturmalıdırlar. Ve Kürtler şunu da unutmamalıdır: Üzerinde yaşadıkları topraklarda sadece onlar yaşamıyor!.. Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler, Nasturiler, Êzidiler, Kakailer, Sabailer, Şabaklar ve daha birçok mazlum, soykırıma uğramış halk yaşıyor. Bu halkların yaşadığı barbarlık ve soykırım, şüphesiz bölgenin hegemonik sömürgeci güçlerinin eseridir, ama Kürtlerin de bu süreçte şu ya da bu ölçüde tarihsel sorumlulukları vardır. Kürtler, bu işin kendi paylarına düşen kısmıyla amasız, fakatsız, “özür”ü aşan bir biçimde yüzleşmelidir ve en az kendileri kadar bu halklar için de “eşit-özgür-adil” bir yaşam kurmayı samimi bir şekilde pratiğiyle ortaya koymalıdır. Şêx Ubeydullah Nehri’nin Programı, Şêx Abdülselam Barzani’nin bugün Güney’de vücut bulan anlayışı ve Rojava’da -pratikteki bazı sıkıntılara rağmen- oluşturulmak istenen paradigma bu konuda olumlu, ancak geliştirilmesi gereken örneklerdir.

Bundan sonraki yol haritanızı ve nasıl bir dünya hayal ettiğinizi öğrenebilir miyiz?

‘BEN BİR ÇOBAN ATEŞİ YAKTIM VE MÜCADELEME KAZANINCAYA KADAR DEVAM EDECEĞİM’

Ben bir çoban ateşi yaktım. Başlarken “manifesto”mu içeren bir broşür çıkarmıştım: “Bir Çoban Ateşi ya da Olimpos’tan Çalınmış Bir Tutam Köz Niyetine” diye. Koşullara, elimdeki malzemeye baktığımda mücadelenin uzun süreceğini öngörmüştüm. Onun için “Taşı delen suyun şiddeti değil, damlaların sürekliliğidir” şeklindeki Japon Atasözünü düstur edindim. İlk günkü kadar, hatta ondan daha fazla kararlıyım. Kazanıncaya kadar mücadeleye devam edeceğim.

Karşımızda hiçbir hukuk ve adalet duygusu olmayan, bir İslamo-faşist diktatörlük, Harami Saltanatı var. Bir korku imparatorluğu yaratmışlar. Saldırganlıkları, baskı ve zulümleri sınır tanımıyor. Ancak bu, aynı zamanda çok korktuklarının da göstergesidir. Korkuyorlar. Bir kitlesel direniş kopmasından ödleri patlıyor. İşledikleri suçlar o kadar çok ve bir gün hesap verme korkuları o kadar büyük ki, iktidardan düşmemek için her yola başvurabilirler. Ancak onları bir arada tutan yegâne şey, kirli çıkar ortaklıklarıdır. Onları ayakta tutan diğer faktör de toplumsal muhalefetin korkularıdır.

Öncelikle bu heyuladan kurtulmak için herkesin üzerine düşeni yapması gerek. Eşit, özgür, savaşsız, sömürüsüz, herkes için adalet sağlayan, cins ayrımcı olmayan, yeşil, doğayla barışık bir dünya yaratmak için mücadeleye devam edeceğiz.