Başkancı rejim (*) o kadar iyi oturdu ki her güne bir, hatta birkaç saldırıyı sığdırıyor.

Öyle geçiştirilecek, küçümsenecek saldırılar değil bunlar.

Devlet yetkililerinden mahkemelere, kolluk güçlerinden tabana yayılan keyfiliğin, kuralsızlığın sonuçları...

Sadece şu son birkaç günde “olan”lar, dehşet verici:

Van’da askerlerin iki köylüye işkence ettiği ortaya çıktı. Helikopterden atıldıkları hastane raporuyla tescillendi. Birinin durumu ağır.

Tabii konu Kürtler olunca ne haber oldu ne HDP dışında bir siyasi partiden ses çıktıYarın bir Ankara memuru çıkar, “terörist” der, geçilir.

CHP Milletvekili Prof. İbrahim Kaboğlu, mahallesinde bir mekânın gürültüsünden şikâyetçi oldu diye arabası taşla parçalandı, evinde tehdit edildi.

Partisi konuya dair bir açıklama yapmadı. Neyse ki Koşuyolu sakinleri sahip çıkmış vekile, mekânı protesto etmiş. Yoksa milletvekili de bir başına.

Saldırganlar? Tabii ki serbest. Ve tabii her cinayette, her saldırıda olduğu gibi bahane hazır: Alkollüydüm.

HEKİMLER BİLE HEDEF TAHTASINA KONDU

Yaptığı haberler nedeniyle hakkında ondan fazla dava açılan bir gazeteci Can Dündar. Can güvenliği nedeniyle yurtdışına çıktı, şimdi de mallarına, banka hesaplarına el koyma kararı çıkarıldı.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) dışında Türkiye’deki meslek örgütlerinden -henüz- ses yok.

Avukatlık mesleğini de gazetecilik gibi etkisiz hale getirmek, başkancı rejimin yeni fetişlerinden. Ölüm orucunda can veren avukat Ebru Timtik’in posteri asıldı diye İstanbul Barosu hakkında soruşturma başlatıldı...

Bu saldırılar, İçişleri Bakanı’nın Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı alenen tehdit etmeyi sürdürdüğü... “Rejimin ruhu” Devlet Bahçeli’nin Türk Tabipleri Birliği’ni (TTB) kapatmakla tehdit ettiği bir ülkede acayip sayılmayabilir.

Acayip olan, bu birbirinden korkunç saldırıların, uygulamaların her birinin yeri göğü sarsmaması...

Acayip olan, bir avuç muhalif insanın dışında, ortak, güçlü ses çıkamaması...

Benzeri ve daha beter saldırıları tetikleyen, tetikleyecek olan bu suskunluk, etkisizlik ve çaresizlik hissinin derinleşmesi.

Dündar için de, Kaboğlu için de, Kürt köylüler ve Baro için de aşağı yukarı aynı isimler ses çıkaracak...

Haricinde yine kamplara bölüneceğiz.

Ya hekimler? Onları da Akit gibi nefret makinelerinin iftiralarına mı teslim edeceğiz?

Halk sağlığı uğruna hayatlarını ortaya koyan, uyarıda bulunan hekimler için daha geniş kesimler bir araya gelemeyecek ve sahip çıkamayacaksa artık daha ne olmasını bekliyoruz ki?

‘HUKUK YOLLARI’NA BAŞVURALIM MI?

İyice derinleşen çamurun ortasında, “AKP+MHP köşeye sıkıştı, oy oranı düşüyor, çaresizlikten bu yollara başvuruyorlar, ha gittiler, ha gidiyorlar” minvalindeki yorum ve siyaset yapma biçiminin artık muhalefete zarar verdiğini düşünmeye başladım.

Zira bu tavır, en tepeden topluma kadar sirayet eden, teşvik edilen şiddeti, nefreti önlemeye dair bir öneride bulunmuyor. Yapılan itirazlar ya yetersiz, ya gecikmeli ve tutuk ya da zayıf.

Siyasi partisiyle, aydınıyla, sivil toplumuyla muhalefetin, daha güçlü bir duruş göstermesi, daha atak davranmasından başka çare yok.

Doğru, herkes çok yoruldu. Çok korkunç şeyler yaşandı. Daha fazlasını, aklı başında kimse istemiyor.

Ama “AKePe iktidarı...” diye başlayan, kalıplaşmış cümlelerle, yapılan kınamalar yetmiyor.

Salı toplantılarındaki konuşma notları yetmiyor. Meclis’e soru önergesi vermek yetmiyor.

Bir avuç milletvekilinin sokakta dayak yemek dahil, her şeyi göze alması da yetmiyor.

Tvit atmak yetmiyor.

10 kişinin herhangi bir protesto ya da basın açıklaması yapamadığı yerde slogan atıp dağılmak yetmiyor.

“Hukuk yollarına başvuracağız” demek, hiç yetmiyor.

Hekimiyle, işçisiyle, köylüsüyle, şehirlisiyle, avukatıyla, bilim insanıyla, gazetecisiyle, kadınıyla, LGBTi’siyle, Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Alevisiyle, Ermenisiyle, bu toplumun büyük çoğunluğuna, Cumhuriyet’in ve demokrasinin kurumlarına karşı topyekûn bir saldırı bu.

Cana, mala, toplumun sağlığı ve huzuruna, adalet duygusuna, birliğine kast var.

Gençlerin yüzde 70’i neden yurtdışında yaşamak istiyor, cevabı burada.

Peki onlara kim, nasıl bir yarın vadediyor? İşte onun cevabı da hâlâ ısrarla verilmiyor. Bu kafayla verilmeyecek de.

(*) Prof. Levent Köker’in “Başkancı Rejim” tanımını buradan okuyabilirsiniz: