Hafta içi sabah akşam Trump, Putin, Xi Ping, Bolsonaro ve diğeri gibi parazit adamlarla, Doğu Akdeniz, Karabağ, Suriye, Libya gibi sevimsiz ve sinirli meselelerle uğraştığımız için izin günleri, cep telefonlarını kapatıp, gerçek hayatla kucaklaşmaya, tabiatı keşfetmeye, bilmediğimiz yerleri görmeye çok ihtiyacımız var. Ancak bu şekilde dinlenebiliyor ya da biraz olsun kendimize gelebiliyoruz.

Pazar günü Celal (Başlangıç) ve Ayşe (Yıldırım) ile atladık arabaya 1.5-2 saat kuzey batıya doğru çıktık ve Münster'e vardık. Önceden hazırlanmış, planlanmış bir hafta sonu gezisi. İnternet'ten kent hakkında gerekli bilgileri Celal toplamış, yol boyunca bize aktarıyor. Ayşe de kentte gezip görülecek yerleri saptadı. Yaklaşık 10 saat boyunca en hafif deyimle mest olduk:

- İşte esas Avrupa bu!

- Sonbahar yaprakları dolu sokaklar. Bir tek çöp yok.

- Köln buranın yanında taşra kalır.

- Dükkân vitrinlerinden zenginlik ve estetik fışkırıyor.

- Ceviz ağacından yapılmış şu çalışma masalarının zarafetine bak!

- Şehir müzesini gezince anladık ki, ancak köklü bir geçmişi varsa bir kentin işte o zaman doğru dürüst bir yer olabiliyor orası...

Bizde Batı hayranlığı filan yoktur. Hatta ben bir ara ''İnsanın Alman olası geliyor, Münster'de'' diye bir başlık önerdim ama iki meslektaşımın nezdinde pek rağbet görmedi. Türksün sen Türk kal!

Önce 1648'den kalma bir lokantaya gittik. Ahşap-tuğla-metal karışımı bir konstrüksiyon. İçerisi de ahşap kaplama. Yemekler de nefisti: Kaburga, şnitzel ve paça yedik.

Münster dediğin topu topu 300 bin nüfuslu bir ilçe. İki bin kadar Türkiyeli yaşıyormuş. Katedralleri ve üniversitesiyle meşhur. İnançla bilim bir arada. 70 bine yaklaşan bir öğrenci nüfusu var.

- Vakti zamanında Vatikan'ın önemli bir şubesi imiş burası, bu nedenle eskiden beri İtalyan asıllılar var. AB'ye girdikten sonra da Polonyalılar gelip yerleşmiş.

- Engizisyon dönemindeki tek kişilik demir insan kafesleri neydi öyle?

- Ana caddede 30 metrede iki kitapçı, 3 sanat galerisi gördüm.

- 2. Dünya Savaşında bombalanıp yıkılmış ama sonra neredeyse olduğu gibi yeniden eski Münster'i inşa etmişler. Bu arada Münster, Almanca manastır demekmiş.

Bütün Türkler gibi kendimizi kıyaslama yapmaktan ya da yapmaya çalışmaktan alıkoyamıyoruz.

-Nereye tekabül eder Münster, Türkiye'de?

-Yozgat deme, döverim.

Bırakın Türkiye'yi, Avrupa'da çok şehir görmüş ben Batı'da da herhangi bir kardeşini, akrabasını çıkaramadım Münster'in.

- Dikkat ettin mi en fazla 3 katlı, yeni binalar bile eski mimariye uygun bir şekilde inşa edilmiş.

- Saint Paul katedrali müthişti. Her iktidar aparatı gibi, din de kendisinin önemsenmesini istediği için devasa yapılar kurar.

Nüfusu 300 bin olan bir yerde bu kadar büyük katedral yaptıklarına göre, ya nüfus eskiden çok daha kalabalıktı ya da bütün nüfus çok dindar.

Çünkü küçücük kentte en az 5 tane kocaman kilise var.

Ama sanmayın ki öyle Almanya'nın din ve tarikat merkezi burası. İspanya ve Fransa dışındaki ilk Picasso müzesi de Münster'de.

Bir de ''Almanya'nın Bisiklet Başkenti'' diye bir sıfatı var şehrin. Yine de çok fazla araba vardı sokaklarda Pazar günü olmasına rağmen.

Kentin kenarına kocaman bir yapay göl yapmışlar, uzunluğu 2 km'den fazla. Yelkenliler filan vardı, koşu ve yürüyüş pistleri de orman kenarında.

Şehir Müzesi çok etkiledi hepimizi. Çünkü 8. yüzyıldan günümüze kadar kentin gelişimini, farklı boyutlarını, kronolojik olarak eşyalar, resim ve fotoğraflarla çok güzel sergilemişler.

Belki 80 yaşında şık bir hanımefendinin kaldırıma park etmiş modern ve havalı lüks marka bir motorsiklete bakışını aktaran fotoğraf, Müze posterine konmuş.

30 yıl savaşlarına 1684 yılında son veren Westphalia Anlaşmasının imzalandığı salon (Eski Belediye binasında) neredeyse olduğu gibi yeniden yapılmış.

Ana cadde ya da Merkezi Pazar mahallesinde dolaşırken, arnavut kaldırımlı taşlarla döşeli yol, arkadlı dükkânlar... Ortaçağ'a götürüyor yayaları. Modern Kültür Sanat Müzesi de Münster'de 1607'den beri hizmet veren Pub da. Eskiyi güzel korumuşlar, yeniyi de yanına iyi yakıştırmışlar. Foucault'nun Sarkacı da bu kentte, rıhtım semtindeki modern rezidanslar da. Galiba en az kilise katedral kadar kitaplık da var kentte.

Bir ara kahvelerimizi içerken Saint Lambert katedralinin karşısında, orta yaşlı bir Münsterli, Oxford şivesiyle İngilizce konuşuyordu, yabancı olduğumuzu anladı, yumuşak bir dost sesiyle, kahvenin self-service olduğunu, boşuna beklememiz gerektiğini, garsonun gelmeyeceğini söyledi.

Sonuç olarak biz üç Türk, Münster'de 10 saat boyunca çağdaş üç insan gibi yaşamanın hazzına vardık. Ne var ki dönüş yolunda, Haber Merkezi aradı ve Kıbrıs seçimlerinde Akıncı'nın kaybettiğini bildirdi. Haydaa... Döndük yine parazit adamlara, sevimsiz/sinirli konulara.